12 Temmuz 2017 Çarşamba

‘Belki bir arkadaştı’ diyecekler başka taç istemem Bu bana yeter...

Ne kitaplar beni ağulasın diye yazdım
Ne de zambak peşinde koşan;
Acemi çaylaklar için’/ ayı ve suyu dinleyin
Basit kişileri için yazdım:
Düzen isteyen, emek ve şarap isteyen
Basit halklar için
Halk için yazdım,
Şiirimi köylü gözlerle okumayan.
Yaşantımı zehir zıkkım eden hava
Başını kaldıracak basit emekçi

Ve taşlarla döğüşen madenci gülümseyecek
Balıkçı
Ve elleri tutuşacak
Ve biraz yıkanınca
Kokulu sabunlar içindeki çarkçı
Bakacaklar şiirime
‘Belki bir arkadaştı’ diyecekler başka taç istemem
Bu bana yeter...


Bugünlerde ben iyi gibiyim yorgun gri kaideler arasında hüzünlü bir yeşilim...


Yorgunum;Çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var...
*
Üstelik günlüğü yoktur hüznün
hiçbir zaman da tutulmayacaktır
Serüvenlerin yorgun yeniği
elleri titreyen yaşlı bir kadındır hüzün
ya da hasta bir tanıdıktır ancak
hepsi o kadar
Unutma




Bir kadının güzelliği yüzündeki benlerden değil, içinde sakladığı ruhundan okunur.


Dikkat çekici pozlar vermek istiyorsanız, yanınıza bilgelik ve tevazuyu alarak yürüyün.. Asla cahilce ve gururla yürümeyin..

İnsanların da tıpkı elimizin altındaki eşyalar gibi, hatta onlardan çok daha fazla onarılmaya, yenilenmeye, bakım görmeye, gözden geçirilmeye gereksinimleri vardır.. Hiçbir insanı eskidi, bozuldu, işe yaramıyor diye gözden çıkarma hakkınız yoktur..

Hatırlayın, bir yardım eline ihtiyaç duyarsanız, kendi omzunuzdan kolunuza doğru göz gezdirin, dirseğinize ve bileğinize varın, işte orada ikinci elinizi, yani yardım elini bulacaksınız..


Çekici dudaklara sahip olmak istiyorsanız, dudağınıza tatlı sözden başkasını dokundurmayın..

Güzel gözleriniz olmasını istiyorsanız, güzel insanlarla göz göze gelin, gerçek dostlar edinip sık sık görüşün..

Alımlı saçlara sahip olmak istiyorsanız, çocuğunuzun günde en az bir kere saçlarınızı okşamasına izin verin..

Yaşlandıkça, iki elinizin olduğunu, birinin kendinize, diğerinin de başkalarına yardım etmek üzere yanınızda hazır beklediğini fark edeceksiniz.. Bir kadının güzelliği giydiği elbisede, beden ölçülerinde ya da saç tarayış stilinde değildir..

Bir kadının güzelliği gözlerinden okunmalıdır.. Çünkü gözler, kalbe, yani aşkın yaşadığı ülkeye giden kapıdır..
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 
 


Bu sevda



 Bu sevda
Birdenbire saran içimizi
Bu narin
bu sımsıcak
Bu umutsuz
Sevda
Gün gibi güzel
Ve kabaran deniz gibi
Çalkantılı
Bu sevda
O kadar gerçek
O kadar güzel
O kadar mutlu
O kadar sevinçli
Ve karanlıkta korkudan titreyen bir çocuk gibi
Gülünç
 
Ve gecenin ortasında sakin bir adam gibi
Kendinden emin
Başkalarının yüreğine korku salan
Benizlerini solduran
Dillerini çözen bu sevda
Gözetlediğimiz için gözetlenen
Yaraladığımız
Ayaklar altına aldığımız
İnkar ettiğimiz unuttuğumuz için
Kovalanmış yaralanmış ayaklar altına alınmış
İnkar edilmiş unutulmuş
Bu kocaman sevda
Gene dipdiri
Gene güneşli
Senin sevdandır bu
Benim sevdamdır
Hep var olan
Durmadan yenilenen
Ve değişmeyendir
Bir bitki kadar gerçek, bir kuş kadar ürkek
Yaz güneşi kadar diri ve sıcaktır
İkimiz de gidebiliriz
Sonra dönüp
Derin uykulara dalabiliriz
Acı çekebiliriz uyanınca
İhtiyarlayabiliriz
Sonra tekrar dalabiliriz uykuya
Ölümü düşleyebiliriz
Oysa
Başucumuzda
Gülerek bakıyor bize
Durmadan tazelenen bu sevda
Ayak diriyor yaşamakta
Arzu kadar diri
Bellek kadar zalim
Pişmanlık kadar budala
Hatırlamak kadar tatlı
Mermer gibi soğuk
Gün gibi güzel
Bir çocuk gibi narin
Bize bakıyor gülümseyerek
Ve hiçbir şey söylemeksizin
Konuşuyor bizimle
Ve ben ürpererek dinliyorum onu
Bağırıyorum
Senin için
Kendim için
Bağırıyorum bizim için
Gitme kal
Dur orda
Ayrılma yerinden
Kal orda
Kımıldama
Gitme
Biz ki sevmiştik birbirimizi
Unuttuk seni
Bari sen unutma bizi
Bir sen varsın yeryüzünde bizim için
Terk etme bizi
Buz bağlamasın yüreklerimiz
Ne kadar uzakta
Ve nerde olursan ol
Duyur bize kendini
Bir çalı dibinde
Hatıralar ormanında
Birdenbire çıkıver karşımıza
Uzat elini bize
Ve kurtar bizi.


Çeviri : Orhan Suda



Deniz gibidir hayat





Bazen dalgalanır bazen durulur. Kimi durmadan yüzer kimi yorulur. Kimilerini uzaklara götürür. Kimini bir yerde kıyıya vurur. Bazıları sakin yerlerinde yüzer. Bazıları dalgalarında kaybolur. Deniz gibidir hayat, kimi akıntısına istemeden kapılır. Kimi de kendini akıntısına bırakır. Hayatta deniz gibi kirliliği kaldırmaz. Bir kere kirletin mi bir daha yaşanmaz. Bazen fırtınalıdır bazen sakinleşir. Her esen rüzgâr ayrı bir şekil verir. Rüzgâr kuvvetliyse çıkar fırtına. Yine de bir şey yapamaz. Gemisini yüzdürmeyi bilen kaptana.


Bütün Öyküleri



Konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. En kötüsü buydu. Çoğu insanlar gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım.
İnsanların birbirine benzerlikleri, tümünün iki ayaklı oluşu şaşılacak şeydi.
İnsan kendine acır mı? Ben acıyorum.
Yatsam, hiç kalkmasam! Kalkıp düşmanlıklarla dolu bir güne başlamakta ne var?
Başkaları bizi, baca dumanı gibi, dışarıya bıraktığımız belirtilere göre tanırlar.
Belki de herkes, her gün dünküne benzeyen uzun bir güne uyanıyor.



Sırların Sırrı


Sevgi seni çağırınca onu takip et, sonuna kadar takip et, tamamen kaybolduğun noktaya kadar takip et. Bir pervane ol. Evet, sevgi bir alevdir, seven ise pervane. Pervaneden çok şey öğren, sırra o sahip; nasıl ölüneceğini bilir. Sevgiyle, esrimeyle, dansla nasıl ölüneceğini bilmek, daha yüksek bir düzeyde yeniden doğmayı bilmektir. Ve ölünen her seferde daha yüksek bir düzeye ulaşılır.
Gerçek hayat, gizemlerin gizemidir. Bu gizemi açıklamak asla mümkün değildir. Kurgu insan zihninden doğar. Zihin bir aynadır, birkaç şeyi yansıtır. Eğer iyi bir aynan, yaratıcı bir aynan varsa bir şiir yaratabilirsin, müzik yaratabilirsin, kurgu yaratabilirsin, yazabilirsin, resim yapabilirsin. Ama tüm resmedeceklerin, tüm yaratacakların ve tüm yazacakların, gerçeğin çok ufak, atomik bir parçası -aslında bir parçası değil de, zihninde o parçanın yansıması olarak kalacaktır.




KİBİR


Gururlu, kendini beğenmiş bir sinek vardı.
Kendini kartallardan yüksek tutuy­ordu.
Kartalların, şahinlerin övüldüğünü duyunca;
-Şüphe yok ki, ben de zamanın ankasıyım..
(masal dünyasının güzel kuşu) demişti.
Bir gün, bir eşek pisliği birikintisi üzerinde yüzen
saman çöpünün üzerine kondu.
Kendi kendine;
Denizler üzerinde yüzen gemiden bahsediyorlardı.
İşte bu deniz, bu da gemi; bende ehliyetli,
güçlü bir kaptanım, diye düşündü. .
O pislik onun için uçsuz bucaksız bir okyanus olmuştu.
İnsanın Bilgisi, Görüşü Ne Kadarsa,
Denizi de O Kadardır...

****************************************************************


 Kahverengi dallardan pembe çiçekler açtığına göre, ümitsizliğe gerek yok.
***
Uğraşma boşuna, Seni ancak gördükleri ve duydukları kadar anlayacaklar.
Kimse, bir sen daha olamayacak bu dünyada.
Kimse tam anlamıyla sende seni bulamayacak.
Gücün yetmeyecek herhangi bir icat edilmiş dilde kendini tam anlamıyla anlatmaya, Gördükleri ancak kendi anladıkları kadarı olacak...
* * *
Aynı dili konuşanlar değil, Aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.
* * *
 Sus
Duygudan, düşünceden, coşkudan oluşmuştur varlığın.
Gerisi ettir, kemiktir o kadar.
Biz dünyanın ruhuyuz.
Gövde gibi ağır değil sarkık değil.
Ruhun hazinesiyiz biz.
Yeryüzüne, zamana, mekana çakılıp kalmış değiliz.
* * *
İnsanın gözü kördür ışık olmadıkça,
Aşkın gözü kördür gerçekler olmadıkça,
Aklın gözü kördür ahlak olmadıkça,
Hırsın gözü kördür terazi olmadıkça,
Şöhretin gözü kördür tevazu olmadıkça,
Gücün gözü kördür erdem olmadıkça,
Paranın gözü kördür insaf olmadıkça,
Menfaatin gözü kördür empati olmadıkça,
Adaletin gözü kördür hakkaniyet olmadıkça,
Tabibin gözü kördür tıp etiği olmadıkça,
Medeniyetin gözü kördür bilgelik olmadıkça.
* * *

 Noktalar / Bilemezsin

Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde…Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.
***
Bilemezsin, sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı. Hiç bir şey içime sinmedi…Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var, ya da okyanusa su?…Düşündüğüm her şey, doğuya baharat götürmek gibiydi…Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok, çünkü sen zaten bunlara sahipsin.O yüzden sana bir ayna getirdim, kendine bak ve beni hatırla…
***
İki alem vardır: İlki varlık alemi, ikincisi mana alemi. Varlık alemi gündüz gibidir, olanı biteni açıkça görürsün, kendini kolayca ele verir. Mana alemi ise gece gibidir, onu bulmak için mutlaka gönül ışığını yakman gerekir.

Satranç tahtası insan zihninin jimnastik salonudur.

Olasılık Teorisi'' ve ''Paskal Üçgeni''ni keşfeden Felsefeci, Geometri ve Matematikçi olan Fransız bilim insanı B. Paskal, keşiflerinde büyük rol oynayan Satranç için başlıkta ki değerlendirmede bulunmuştur.
Satrançla ilgili milyonlarca şey söylendi, yazıldı, çizildi ve asla gündemden düşmeyerek konuşulmaya, tartışılmaya devam etmektedir. Yaklaşık 5000 yıllık bir geçmişi olan satranç oyunu, sadece iki kişinin sıradan bir oyunu olsaydı, günümüze değin nasıl ulaşabilirdi?
Satranç, Cumhuriyet dönemi ile birlikte, önceki döneme oranla oldukça yaygınlaşmıştır. Genellikle okumuş-yazmış kesimlerde ve Köy Enstitüleri eğitimlerinde gündeme gelmiştir.
Dünya ülkeleri içinde, aralarında Rusya, Amerika, İspanya, Kanada olmak üzere 30 dünya ülkesinin okullarında satranç der olarak okutulmaktadır. Satranç, okul müfredatının bir parçası haline gelmiştir ve çok sayıda satranç merkezleri bulunmaktadır.
Satrançta, kazanmak için tek bir yolun olmadığını, adeta sayısız seçeneklerin bulunduğunu, başarısızlıklar karşısında yılmamayı, başarı için daha çok çalışmanın gerekliliğini sağlamak adına, mücadeleci bir ruh kazandırdığı bilinmektedir.
Kişiliğin olumlu gelişmesini, oyun içinde kurallara uymayı, dostça oynamayı, kaybetmeyi kabullenmeyi, kazananı kutlamayı öğretir.
Matematik ve Geometri alanlarında başarıyı arttırması gibi faydalarının yanı sıra, sadece görsel değil aynı zamanda sayısal ve sözel zekayı geliştirdiği de bilinmektedir.
Satranç analiz, hesap ve taktik sanatıdır. ''Soltis-Botvinnik''
Satranç tahtasında, tüm denizlerde yaşananlardan daha fazla macera vardır. ''P. Mac Orlan''
Satranç öyle bir savaştır ki, karşınızdakini yenebilmeniz için, önce kendinizi yenmeniz gerekir.
Teorik olarak bir satranç oyununda, en fazla 5870 hamle oynanabiliyor.
2.Dünya savaşında, Nazi Almanyası'nın şifreli mesajlarının kodlarını çözmede, dönemin büyük satranç ustaları Milner, Alexander ve Golombek gelen davet üzerine görev almışlardır.
Satranç tahtasında, her iki taraf rakamla birer hamle yaptığında 400, iki taraf ikişer hamle yaptığında rakamla 72084, her iki taraf üçer hamle yaptığında 4 milyondan fazla seçenek, her iki taraf dörder hamle yaptıktan sonra 318 milyar seçenek, her iki tarafın yaptığı kırk hamleden sonra seçenek sayısı, dünya üzerindeki hesaplanabilir elektron sayısından fazladır.
Satrancın ilk bulunduğu ülkeler arasında adı geçen Hindistan'ın racası, Satranç oyununu çok beğenmiş, çok sevmiş ve satrancın mucidini çağırıp ''dile benden ne dilersen'' demiş. Satrancın mucidi ne mücevherler, ne altınlar ne de paha biçilmez hediyeler istemek yerine benim istediğim şudur demiş; satranç tahtasının bir köşesinden-karesinden başlayarak, tüm karelere katlanarak pirinç konulup kendisine böyle bir hediye verilmesini istemiş. Raca gülerek küçümseyici bir ifade ile ''ne istiyorsa verin, hatta 5-10 çuval pirinçte fazladan verin.'' Bir müddet sonra ilgili bakan telaşla racanın yanına gelerek, satrancın mucidine elimizdeki bütün pirinçleri, depolardaki tüm stokları da versek yetmiyor. Dış alım, ithalat yapmamız gerekecek deyince... Raca, satrancın mucidinin ''dahi'' niteliğini bir kez daha anlamış oluyor.
Tüm dünya insanlığının güncel yaşamında oldukça önemli yeri olan satranç her alanda çocukların, gençlerin ve genel olarak her yaştaki bireylerin, sadece vücut kaslarını yetiştirmekle yetinmeyerek, zihinsel kaslarını da geliştirebileceği uçsuz bucaksız, gizemli, keyifli bir mücadele alanıdır...İsmail Gemici