13 Şubat 2017 Pazartesi

Ezop Masalları

Dünya Masalları
1. PUTÇU
Adamın biri tahtadan bir Kermes (Baştanrı Zeus’un oğlu, habercisi) heyke­li yapmış, pazara götürüp satılığa çıkarmış. Bakmış ki alan olmuyor, ille bir müşteri bulayım diye başlamış bağırmaya: "Bu benim sattığım tanrının insana çok iyiliği dokunur, her işinde kazancını artırır." Oradan biri ge­çiyormuş, durmuş: "Be adam! O kadar iyiliği dokunursa ne diye satarsın? Sakla da sana ha­yır etsin" demiş. Putçu: "Beklemeye vaktim mı var benim? Ben hemen bir yardım istiyorum. Oysaki bu, acele nedir, hiç bilmez: durur durur da ondan sonra eder edeceği yardımı!" demiş.
Bu masal, hep çıkarlarını arayıp tanrıları bile umur etmeyen kimselerin halini gösterir.
2. KARTAL İLE TİLKİ
Dişi bir kartalla dişi bir tilki ahbap ol­muşlar: "Birbirimize yakın oturalım da dost­luğumuz ilerlesin demişler. Bunun üzerine kartal havalanmış, ulu bir ağacın tepesine yuva kurmuş, orada yumurtlayıp yavru çıkar­mış; tilki de ağacın dibindeki çalılara soku­lup orada eniklemiş. Günün birinde tilki azı­ğını aramaya çıkmış; kartalın da karnı aç­mış, bir şey bulamayınca çalılığa çullanmış, tilki eniklerini kaptığı gibi yuvasına götür­müş, yavrularıyla birlikte yemiş. Tilki dönüp de eniklerini göremeyince işi anlamış, anla­mış ama ne yapsın? Dört ayaklı bir hayvan­cağız, oku yok, kanadı yok: göklerde uçan kartalı yakalayıp öcünü alamaz ki! Boynunu büküp ah etmiş; başka ne gelir güçsüzlerin elinden?... Tilkinin ahı tutmuş: aradan çok geçmemiş, kartal dostluğa hayınlık etmenin cezasını görmüş. Birtakım adamlar kırda oturmuşlar, bir keçi kurban ediyorlarmış; kartal hemen oraya da çullanmış, tanrılar uğ­runda yakılan etlerden (Etin kokusunun tanrılara ulaştırılması) bir parçayı alevler içinden kapıp yuvasına götürmüş. O gün yel esiyormuş, etin içinde kalan bir kıvılcımı parlatıvermiş; ateş yuvayı sarmış, yavrular uça­cak kadar palazlaşmış olmadıklarından tutu­şup yere düşmüşler. Tilki seğirtip gelmiş, ana­larının gözü önünde yavruları birer birer yiyivermiş.
Bu masaldan ibret alın: Dostluğa hayınlık ettiniz mi, oyun ettiğiniz kimselerin öç almaya güçleri yetmez diye güvenmeyin; onların elinden bir şey gelmese bile, tanrılar o kötülüğü sizin yanınıza komazlar.
3. GELİNCİK İLE HOROZ
Gelincik bir horoz yakalamış: "Şunu yiyeceğim, ama bari bir de sebep göstere­yim!" demiş. "Gece yarısı oldu mu, başlarsın ötmeye, insanları uyutmaz, rahatsız edersin: bari yiyeyim seni de kaldırayım ortadan!"de­miş. Ama horoz cevabını bulmuş: "İnsanları uyandırıyorsam kötülük olsun diye değil, iyi­lik olsun diye uyandırıyorum : kalkıp işlerine bakıyorlar" demiş Bunun üzerine gelincik başka bir taraftan tutturmuş: "Ben senin ahlâkını da beğenmiyorum: ana demiyorsun, kızkardeş demiyorsun, bütün tavuklara sataşı­yorsun. Olur mu böyle şey?" diye sormuş. Horoz bu sefer de altta kalmamış : "Sana ne oluyor? Efendilerim memnun; o sayede ta­vuklar bol bol yumurtluyor" demiş. Gelinci­ğin artık kafası kızmış: "Eee! çok oldun ar­tık! Seni dil ebesi seni! Sen her söze bir karşılık buluyorsun diye benim karnım zil mi çalacak?" demiş, horozu yiyip yutmuş.
Bu masaldan şu anlaşılıyor: Bir kişi do­ğuştan kötü olmaya görsün! edeceği kötülüğe bir bahane bulmadı mı, bu sefer de açıkça eder.
(Gelincik sansargillerden ince uzun yapılı, sivri çeneli, küçük, kümes hayvanlarını yiyen bir hayvan)
4.KEDİ İLE FARELER
Bir eve fareler üşüşmüş. Bir kedi bunu haber almış, o eve gitmiş; artık fareleri birer birer tutup yiyormuş. Fareler bakmışlar ki olacak gibi değil, hep yakalanıyorlar: "Bari biz de deliğimizden çıkmayalım!" demişler. Kedi işi anlamış, o da bir düzen kurmuş. Odada tahta bir takoz varmış, oraya tırman­mış, kendisini asıp ölü gibi öyle durmuş. Fare­lerden biri delikten başını uzatıp bakmış, ke­diyi o halde görünce: "Kurnazlığına diyecek yok, dostum! Ama ne yalan söyleyeyim? sen çuval olsan, ben gene yaklaşmam senin yanı­na!" demiş.
Aklı başında insanlar, birini deneyip de kötülüğünü anladılar mı, bir daha onun düze­nine kapılmazlar. Bu masal bize bunu öğreti­yor.
5. GELİNCİK İLE TAVUKLAR
Bir gelincik bir çiftlikte birkaç hasta ta­vuk olduğunu öğrenmiş, hemen hekim kılığı­na girmiş, yanına da aletlerini alıp oraya git­miş. Çiftliğin kapısına gelince içeriye seslen­miş : "Nasılsınız bakalım? Hastasınız diye duydum, iyileştirmeğe geldim." Tavukların hepsi bir ağızdan cevap vermişler: "İyiyiz, bir şeyimiz yok bizim; hele sen buradan git, daha da iyi oluruz!" demişler.
Kötüler asıl meramlarını gizleyip iyilik etmek ister gibi gözükmeye kalkarlar, aklı başında kimseler onların düzenini anlayıverir.
6. KEÇİ İLE ÇOBAN
Çoban keçilerini toplayıp ağıla götürmek istemiş. Ama hayvanlardan biri iyi bir ot mu bulmuş nedir? bir türlü gelmezmiş. Çoban kızı bir taş yakalamış, öyle de güzel nişan almış ki keçinin bir boynuzunu kırıvermiş. Bunun üzerine: "Ben ettim, sen etme! aman efendiye söyleme!" diye başlamış yalvarmaya. Keçi bakmış bakmış: "Haydi ben söylemeyim, ama nasıl saklarız? Boynuzlarından biri kırıl­mış olduğunu her gören göz görmez mi?" demiş
İşlediğin suç açık olduktan sonra, ne et­sen saklayamazsın.
KEÇİ İLE EŞEK
Bir adamın bir keçisi ile bir de eşeği var­mış. Keçi: "Ona benden daha iyi bakıyorlar! Ona benden daha çok yediriyorlar!" diye eşeği kıskanmış. Bir kurnazlık düşünmüş, eşeğe demiş ki: "Ne olacak bu senin halin? Bir değirmen taşına koşarlar, onu çevirirsin, bir arkana yük vururlar, onu taşırsın! Bir gün rahat ettiğin yok... Ben senin yerinde ol­sam ne yaparım, bilir misin? Bir hendeğin yanından geçerken saralıymışım da saram tut­muş gibi yuvarlanıveririm, belki birkaç gün dinlenirim!" Keçi işte böyle demiş, eşek de inanmış onun sözüne, hendeğin yanından ge­çerken kendini alıvermiş. Bütün vücudu yara bere içinde kalmış. Efendisi hemen bir bay­tar getirmiş, ondan ilâç sormuş. Baytar, eşe­ğin ötesine berisine bakmış, en sonunda: "Bir keçi ciğeri bulup kaynatacaksın, suyunu bu hayvana içireceksin; iyileştirmenin başka yolu yok" demiş. Adamcağız da tek eşeği iyileşsin diye keçiyi gözden çıkarmış, kesivermiş.
Başkasına kötülük için düzen kuran, ken­di kuyusunu kazmış olur.
8. BALIKÇI İLE İZMARİT
Balıkçının biri ağını denizden çekince içinde bir izmarit bulmuş, izmarit başlamış balıkçıya yalvarmaya: "Ben daha ufacığım, beni şimdi tutacaksın da ne olacak? Sen şim­di beni bırak, hele ben büyüyeyim, koca bir balık olayım, o zaman gene tutarsın, bak ne kadar kâr edersin!" demiş. Balıkçı: "Sen beni budala yerine mi koyuyorsun? Yarın tutaca­ğım balık bugünkünden büyük olacakmış diye bugün tuttuğumu elimden kaçıracak adam mıyım ben?" demiş.
Daha büyük bir kâr umduğu için elindekini küçüktür diye salıvermek akıllı adam işi değildir; onu söylüyor bu masal.
(İzmarit pullu, kılçıklı bir tür ufak balık)
9. SU DÖVEN BALIKÇI
Bir balıkçı bir ırmakta balık tutuyormuş. Ağlarını germiş, suyu bir kıyıdan öbür kıyıya kapatmış; sonra bir sicimin ucuna bir taş bağlamış, balıklar şaşırıp sersemleşsin de ken­dilerini ağa atsınlar diye başlamış suyu döv­meye. Oralarda oturanlardan biri gelmiş, ba­lıkçıya çatmış: "Ne vuruyorsun böyle, be adam? İçtiğimiz suyu bulandırmak mı istiyorsun?" demiş. Balıkçı; "Ne yapalım? Sizin suyunuz bulanmasın diye ben acımdan mı öle­yim?" demiş.
Devletlerin hali de buna benzer: Halkı avuçlarının içine alıp oynatmak isteyenler, memleketi ikiliğe saldılar mı, işlerine pek gelir.
10. MARTI KUŞU
Martı kuşu yalnızlığı sever, bunun için de hep denizlerde yaşar. Derler ki insanlardan korunmak için gider, yuvasını da, deniz bo­yundaki kayalar üzerine kurarmış. Böylece bir martı, yumurtlama vaktinde, bir buruna git­miş, suların üzerinde bir kaya bulup oraya yuva kurmuş. Ama bir gün yiyeceğini aramaya çıkmış; o gün yel esmiş, deniz kudurmuş, ta kayanın tepesine yükselip martının yavru­larım boğmuş. Martı dönüp de başına gelen­leri görünce: "Eyvanlar olsun! Ben karaların düzenlerinden korkup sulara sığınmıştım; me­ğer deniz daha hainmiş!" diye ağlayıp inle­miş.
Nice insanlar da vardır, kendilerini düş­manlarından korurlar ama hiç farkına var­madan, düşmandan da daha tehlikeli dost­ların eline düşerler.
11. MENDERES'TEN SU İÇEN TİLKİLER
Bir gün tilkiler Menderes boyunda top­lanmışlar: susamışlar da su içmek istiyorlar­mış. Ama su şarıldıya şarıldıya aktığından korkmuşlar, yaklaşmaya bir türlü cesaret ede­memişler. Birbirlerini yüreklendirmeye çalışmışlarsa da olmamış, o köpüren suyun yanı­na varmayı hiçbiri gözü alamamış, içlerinden birinin kabadayılığı tutmuş: "Bu ne korkak­lık be! Aranızda bir tane de mi yiğit yok?" demiş, kendisinin de onlar gibi tabansız olma­dığını göstermek için suya atılmış. Akıntı onu almış ırmağın ta ortasına sürüklemiş. Öteki­ler kıyıdan seslenmişler: "Bizi bıraktın da nerelere gidiyorsun? Gel şuraya da nereden tehlikesizce su içebiliriz, bize bari onu gös­ter" diye bağırmışlar. Öteki, kendini akıntı­dan kurtaramayacağını anlayınca, yiğitlik gene kendinde kalsın diye: "Hele durun biraz; şe­hirde bir işim var benim, birini göreceğim; dönüşte uğrar, nereden su içeceğinizi göste­ririm size!" demiş.
O tilki gibi nice insanlar da vardır, ku­rum satacağız diyen kendilerini tehlikeye atarlar.
12. SIĞIRTMAÇ İLE ASLAN
Sığırtmacın biri sürüsünü otlatırken bir dana yitirmiş. Oraya bakmış, yok; buraya bakmış, yok. En sonunda: "Şu hırsızı ele geçirirsem, adağım olsun, Zeus'a bir oğlak kese­yim" demiş, bir ormana girmiş, bir de ne görsün? koca bir aslan danayı parçalamış yi­yor. Sığırtmacın gözleri korkmuş, ellerini kal­dırıp: "Hey yüce Zeus! hırsızı ele geçireyim diye sana bir oğlak adamıştım ya, şimdi beni hırsızın pençesinden kurtarırsan sana bir boğa keserim!' demiş.
Bu masal, başlarına bir dert gelmiş insan­ların haline pek uyar: Dertlerine derman arar­lar, buldular mı, bu sefer de ondan kurtul­maya bakarlar.
( Sığıtmaç sığır güden, küçük çoban)
13. SAKA KUŞU İLE YARASA
Bir saka kuşunu kafese koyup pencereye asmışlar, geceleyin öter dururmuş. Yarasanın biri ta uzaktan duymuş yaklaşıp: "Neden gündüz susuyorsun da böyle geceleyin ötüyor­sun?" diye sormuş. Saka kuşu: "Sebebi var da ondan; gündüz ötüyordum, gelip beni yakaladılar; o günden beri ihtiyatlı oldum, geceleyin ötüyorum" demiş. Yarasa gülmüş: "Şimdi ihtiyatlı olmuşsun, kaç para eder? Sen asıl tutulup kafese konmadan ihtiyatlı olma­lıydın!" demiş.
Bu masal da gösteriyor: Felâket gelip çattıktan sonra ben ne ettim diye dövünmek bir şeye yaramaz.
(Saka ötücü, küçük bir kuş. Yarasa geceleri avlanan, ön ayakları perdeli, uçabilen memeli hayvan)
14. KEDİ İLE APHRODİTE (Afrodit)
Dişi kedinin biri bir delikanlıya gönül vermiş, bir kız olayım da ona varayım diye Aphrodite'ye yakarırmış. Tanrıça acımış onun haline, acımış da güzel bir kız edivermiş. Delikanlı görmüş, âşık olmuş, alıp evine gö­türmüş. Onlar gelin odasında dinlene dursun, Aphrodite merak etmiş: "Şu kediyi değiştirip bir kız ettim; acaba huyu da değişti mi?" demiş, odaya bir sıçan salıvermiş. Kedi, artık bir kız olduğunu unutup hemen sıçanın üs­tüne atılmış, yemiş. Kızmış, tanrıça, kalkmış gene kedi edivermiş.
Kötü insanlar da öyledir: Halleri ne ka­dar değişirse değişsin, huyları değişmez ki!
( Aphodite:Afrodit Eski Yunan’da aşk ve güzellik tanrıçası. Romalılada Venüs’tür.)
15. ALAKARGA İLE KUŞLAR
Zeus kuşların da bir kralı olsun istemiş; bir gün hepsini karşısına çağırmış: "İçiniz­den en güzelini seçin, size kral olsun" demiş. Kuşlar bir su başına gitmişler, orada yıkan­mışlar, taranmışlar, yıkanmışlar, taranmışlar. Ama alakarga kendisinin çirkin olduğunu, ne kadar yıkansa, ne kadar taransa gene güzelleşemeyeceğini bildiği için bir kurnazlık düşün­müş: Öteki kuşlardan düşen tüyleri toplamış, hepsini birer birer başına, sırtına, bacakları­na takmış. Kuşların kral seçecekleri gün gel­miş, hepsi gene Zeus'un katına varmışlar. Alakarga durur mu? artık güzelleşti de... O da varmış Zeus'un karşısına. Zeus bakmış, bakmış: "Hakçası en güzeliniz bu, ben size onu kral edeceğim" demiş; kuşlar bunu du­yunca hemen alakarganın üstüne atılmışlar, her biri kendi tüyünü bulup geri almış. Ala­karga gene alakarga kalmış.
Borçla geçinen insanlar da öyledir: Baş­kalarından aldıkları paralar ceplerinde iken bir şey sanırsınız ama, hele borçlarını versinler, ne oldukları gene meydana çıkar.
16. ALAKARGA İLE GÜVERCİNLER
Alakarganın biri bakmış ki bir güvercin­likte semiz semiz güvercinler var, hallerine imrenmiş, hemen üstünü başını temizlemiş : "Ben de güvercinim" diye aralarına girmiş. İlk günler ötmeye mötmeye kalkmamış; gü­vercinler de ne bilsinler? onu da kendilerin­den sanıp ses etmemişler. Ama bir gün ala­karga yanılmış, bir bağırayım demiş. Foyası o zaman meydana çıkmış; güvercinler: "Güvercinin böyle bağıranı olmaz" deyip aralarından kovmuşlar. Alakarga güvercinlerin yemini elden kaçırınca kalkmış, gene kendi milletinin arasına gitmiş. Bu sefer de alakar­galar onun rengini beğenmemiş, kendi renk­lerine benzetememişler, kovmuşlar. Böylelikle alakarga hem güvercinlerin yeminden olmuş, hem de kendi milletinin ağzından.
Bu masaldan ibret almalı da insan, tanrı­lar ne verdiyse onunla yetinmeli, tamaha (açgözlülük) kapılmamalı; tamah yüzünden çoğu elimiz­dekini de yitiririz.
17. HIRSIZ ÇOCUKLA ANASI
Çocuğun biri okulda arkadaşının taştahtasını çalmış, eve annesine getirmiş; annesi de öğüt verip böyle şeyler yapma diyeceğine mem­nun olmuş. Sonra çocuk bir elbise çalmış, onu da eve getirmiş; annesi daha çok mem­nun olmuş. Çocuk büyümüş, bir delikanlı ol­muş, hırsızlığa alışmış bir kere, artık çalar çalar annesine getirirmiş. Ama bir gün yakayı ele vermiş, ellerini arkasına bağlayıp boynunu vurmaya götürmüşler. Annesi de yanında gi­diyor, göğsüne vurup vurup ağlıyormuş, Delikanlı: "Annemin kulağına bir şey söyleyece­ğim" demiş, bırakmışlar. Annesinin yanına gider gitmez kulağının memesini ısırıp koparıvermiş. Kadın: "Bu ne? Bütün günahların yetmiyor gibi bir de anneni mi sakat etmek istedin!" deyince delikanlı: "Ben ilk çaldığım taştahtayı sana getirdiğim gün beni dövseydin ben bugün bu hale gelmezdim, beni boynumu vurmaya götürmezlerdi" demiş.
Daha başında önüne geçilemeyen kötü huy büyür gider, bir daha düzeltilemez; bu masal onu göste­riyor.
18. ÇİMMEĞE GİDEN ÇOCUK
Çocuğun biri ırmaktan çimmeğe gitmiş, az kalmış boğuluyormuş. Uzaktan bir adam geçtiğini görmüş, imdada çağırmış. Ama o adam çocuğu hemen kurtaracağına: "Düşün­cesizliğin sonu böyle olur! Korkmadan ne diye suya girersin?" gibi sözlerle çıkışıp öğüt ver­meye başlamış. Çocuk: "Hele sen bir yol beni şu sudan çek, kurtar, öğütlerini sonra verir­sin!" demiş.
Bazı kimseler vardır, sırası olsun olmasın, öğüt vermeye kalkarlar; bu masal onlara söylenilmiş.
(Çimmek tatlı sulara bütün bedeniyle girmek, yıkanmak, yüzmek)


Hayvanları konuşturarak insanlara öğüt vermek için önce anlatılan sonra da yazılan eserlere fabl denir. Batı Anadolu’da yaşayan AİSOPOS (Ezop) hayvan öyküleri yazar. Bunları dinleyen, okuyanların örnek almasını ister. Fablın başında kişiler ve olay anlatılır, sonunda ise öğüt belirtilir. Nurullah Ataç Ezop’un 358 fablını Fransızca’dan dilimize çevirmiştir.

(1. Aisopos Masallar, Çev. Nurullah Ataç, MEB, Ankara 2001,
2.Ezop Masalları Aisopos çev: O.Vedat Sevinçli, Toker Yayınları, İstanbul 2001)


Mavi ve Kara


İleri geri kavgasına ışık tutabilecek bir kitap. Enterasan fikirler, devre ışık tutan bir kitap.

            Yazar, Atatürk, İnönü Türkiye’sinin bir aydını. O nesilden çıkan adam. Nasıl bir zihniyet olduğunu çok güzel gösteriyor bu kitap ilericilik-gericilik saptaması güzel. Bunlara göre kapitalizm’de bir nevi gericilik. Devrim, sosyalizme yakın ve halkı tüm bağlarından kopartıp, özgürleştikçe yola devam edebilecek. Din bir engel. ( Gerçek müslümanlar vurgusu var yine de, yazar ayrıca ben inanmıyorum ama din iyidir diyenleri de eleştiriyor.). Daha az zengin, daha az fakir düşüncesi. Halkla içiçe olmalı aydın diyor. Azınlık tepeden inme yönetmemeli diyor ama güdümlü demokrasi ile bu gerici güçlerin eline geçer diyor. Fes, arap alfabesi, Mecelle… bunlar halktan kopuk aydınlara karşı yapılmadı mı diyor. Devrim, değil evrim olmalı diyor.

             Anadoluluyuz biz diyor. Hitit, Frigya, Yunan, Bizans, Moğol… Herkes ortaasya’dan gelemez biz de de var diyor bunlar. Turancılığa ne gerek var diyor. Atatürk Hititliler Türk derken bunu diyordu diyor. Homeros, İlyada bizim diyor. Atatürk, biz bugün Yunanlıları yendik, ben de Hektorum ( Troyalı) demiş dumlupınar savaşında, Fatih’te Papa’ya ben sizin akrabanızım Yunan’a karşı beraber savaşalım demiş.

             Tanrılar öldü diyor kimi yerde, ticaret erbabının oligarşisine karşı bunlara ağa diyor. Atatürk’ün gerçekleştiremediği toprak reformunu onun yanındaki samimiyetsiz eski Bab-I Ali zihniyetine bağlı, tam devrimci olamamış ve onu kavrayamamışlara da bağlıyor. İnönü’yü çoğu yerde savunuyor ve ona saldırmak Atatürk’e saldırmak gibidir diyor. O subap gibidir diyor bir anlamda, CHP’nin faşist olmasını önlemiştir diyor. . ( Sağa kaymasını), ve sağ oligarşi olmasını önlemiştir diyor. ( Sol oligarşi olmasını sağlamış) böylece CHP oy kaybetse de demokrasinin güvencesi ( Devrimlerin güvencesi) olmuştur. Sağcılar gerici zaten, diyor. Bir devrim insanlar geliştikçe olur. Köy enstitülerini kapatan zihniyet CHP’nin içinde ki bir takım gruplar İnönü bunlarla başa çıkmaya çalışıyordu.

             Köy enstitüleri işi eğitimle birleştiriyordu, bir nevi işçi yetiştiriyordu. Asıl bu onları rahatsız etti, öyle ya okullar efendi yetiştirir, bu okullar ise işçi yetiştiriyor. Kennedy’i kim öldürdü ise, Johnsoncular kapattı bu okulları diyor. İkisi arasında fark var diyor.

             Köy öğretmeni, köy imamından güçlü olacaktı böyle diyor. ( Bergson bile böyle eğitim istiyordu diyor.)

             Kuşku üstüne yazısı güzel. Herkese casus gözü ile bakılmasından rahatsız. Kuşku doğuluların özelliği. Kuşku yarardan çok zarar veriyor varsın kuşkusuz aldansın, o daha iyi diyor. Yediği ekmeği hak edenlerin arasında kuşku barınmaz kolay kolay diyor. Kuşku’da bir ben bilirimcilikte var, onun üzerinden bakarak duruyor insan.
             Kuşkulu insan daha iyi yükselir. Güvensizlere herkes daha çok güvendiği için daha kolay iş bulur.
 Tilki, Hindi’leri avlamak için daha kolay için gölge ile onları korkutmuş ve hepsi sapır sapır dökülmüş.
            17 Nisan köy enstitülerinin kurulma zamanı. Öğrenciler biraz pervasızmış anlaşılan, kimseye eyvallahları yok. Bunlardan solcu olup, devrim yapmalarından korkmuş olmalılar.
            Herşey ileriye gidiyor diyor, dostluklarda. Eski iyi değil. Şimdiki dostluklar daha iyi diyor.
            Benim çocuklarım kız-erkek karışık okuyacak ileride diyor. Tüm kalıplar yıkılıp ilerici olacağız diyor.

kaynak...yesileldiven


The origins of ballet - Jennifer Tortorello and Adrienne Westwood

En küçük el hareketinden odanın karşı tarafına yürümeye kadar her hareketin ve mobilyanın etek boyuna kadar her görsel detayın, karmaşık bir kurallar dizisine göre düzenlendiği bir parti hayal edebilirmisin?? Yüzyıllarca, Avrupalı soylular için bu adetler sıradan birşeydi.Bunların modası geçse de, bu bileşenleri tanıdık bir ad altında görmeye devam ediyoruz. Bale. Bale İtalyanca "Balletto" yani küçük dans sözcüğünden gelir. Kökleri Rönesans İtalya'sına dayanmaktadır ve aristokratik toplantılarda yapılan sosyal danslarla koreografiye dayalı gösterinin bir bileşimidir. Bale, birçok açıdan saraydaki insanları uygun davranış sergilemeleri için kontrol etmenin bir yoluydu. İnsanların adım atma, baş selamı verme, el ele tutuşması biçimlerini belirliyordu. Bale, ayrıca bir kişinin giyiminden kralla ilişkisine göre nerede yürüyüp oturabileceğine hükmeden kurallar içerir. Zamanla bele, saray yaşamının ana unsurlarından biri haline geldi ve kurallarının doğru kavranması, birinin saraydaki başarısını belirler hale geldi. Saray el kol hareketlerinin çoğu, modern bale tekniklerinden hala görülebilir. Bale Fransa'ya 16.yüzyılda, Kral II.Henry'nin İtalyan karısı, Catherine de' Medici tarafından getirilmiştir. Kutlamalar daha aşırıya kaçtıkça dans da daha ileri gitmiştir. Genç soylulara karmaşık adımlar öğreten dans hocaları ve birleştirici bir tema sağlayan hikaye unsurları ile. Zamanla, odak noktası katılımdan performansa kaydı ve bale türü daha dramatik öğeler kazandı. Profesyonelce tasarlanmış setler ve yerden hafifçe yüksek, perdeleri olan bir platform ya da sahne gibi. Ama balenin bugün bildiğimiz sanat haline gelmesi 17.yüzyılda XIV. Louis'nin sarayında oldu. Louis'nin kendisi de çocukluğundan beri bale eğitimi almaktaydı. On beş yaşında, Güneş Tanrısı Apollo olarak oynadığı ilk rolü, balenin onun hükümdarlığında ana rolde olacağını gösteriyordu. Ayrıca bu rol, ona Güneş Kralı ünvanını kazandırdı. Muhteşem altın kostümü ve kralın ilahi olarak takdir edilmiş bir yönetici olduğu fikrini destekleyen koreografisi nedeniyle.
Louis 40 büyük balede, 80 rol oynayarak baleye devam etti, bazen görkemli başrol olarak, bazen de sonda başrol olarak ortaya çıkmadan önce daha küçük  komik rollerde oynayarak. Günlük bale eğitiminin yanısıra, eskrim ve binicilik eğitimi de alıyordu. Onun örneğiyle, dans etmek, çağın erkekleri için temel bir beceri haline geldi. Ama XIV. Louis'nin baleye ana katkısı icracı olarak değildi. 1661'de Kraliyet Dans Akademisini kurması ile balenin kontrolü yerel loncalardan kraliyet sarayına geçti. Louis, akademinin yöneticisi olarak kendi bale hocası ve sıkça da dans partneri olan Pierre Beauchamp'i görevlendirdi. Beauchamp, bale de bugün de kullanılan beş vücut pozisyonunu sistemleştirmiştir. Kraliyet Müzik akademisi'nin yöneticisi Jean-Baptiste Lullye ve ünlü oyun yazarı Moliere ile işbirliği içinde olan Beauchamp, balenin ihtişamlı bir temsil haline gelmesini sağlamıştır. 1669'da da ayrı bir bale akademisi kurulmuştur. Paris Opera Balesi bugün dünyadaki en eski bale kumpanyası olarak yaşamaktadır. Bale, kraliyet sarayından uzaklaşarak tiyatroda yaşamını sürdürüp sonraki yüzyılda takip eden demokratik devrim ve reformları atlamıştır. Romantik akımla birlikte hayali ve folklorik temalar balede sıradan motifler haline gelmiştir. Fransa'da balenin etkisi azalırken Rusya gibi başka ülkeler balenin gelişiminde büyük rol oynamıştır. Şanslıyız'ki, bugün pek çoğumuz karmaşık bir dizi adım öğrenmek zorunda değiliz, sadece bir düğünde sosyalleşmek için. Onun yerine tiyatroya gidip hayatını titizlikle baleye adamış. XIV. Louis zamanında hayal edilemeyecek beceriler gösteren profesyonelleri izlemeye gidebiliriz.

Bir Yılın Son Günleri

O kadar çok anlattım ki
Kendime kaldım anlatmaktan...
Bunaldım kendisiyle boğuşmasını
Başkalarında çözmeye çalışan insanlardan
Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan,
Ofset duyarlılıklardan
Kaç zamandır bir ermiş dinginliği havalandırıyor dizelerime
açılan pencereleri,
Durup bakıyorum akşam sularında zaman kavramlarına,
Zamanı düşünüyorum;koyuluyorum
Anlamını yitiriyor "şimdiki zaman"ın boşyüceliği,tarihin unutkan
sayfalarındaki mürekkep lekeleri
İşimin başına dönüyorum içimde ıssız bir gönül erinci

Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum
"içtenliğin" yada "dünya görüşünün" kirletmediği...

Kimseyi değiştiremezsin hayatta...

Ve kimse için de değişmemelisin. Kimliğini kaybettiğin an yaşamını çöpe attın demektir. İstemediğin sürece hiçbir şey için ödün vermeyeceksin hayatta. Gün gelir verecek bir şeyin kalmaz çünkü. Her şeyi sen istediğin için yapacaksın, başkası senden istediği için değil. Ve sen, sen olarak kaldığın sürece senin yanında olanlar da mutlu olacaktır. Bırak hayatına eşlik etmek isteyenler gelsin seninle. Yolun bitimine kadar gelmeleri şart değil. Herkesin gidebileceği bir yol vardır. Sen yeter ki yanında yer ayırmayı bil. Ne sen kimse için mecburi istikametsin, ne de bir başkası senin için. Seninle gelmek isteyenleri yanına al. Belki beraber daha çok şey katabilirsiniz bu hayata. Yanındaki seni mutlu ettiği sürece kalsın hayatında, zorlama kendini. Hayat rahat insanlarla güzel. Ve hayat hak ettiği gibi yaşandığında güzel.

İç Döküntüsü


Susun! Çünkü bana söyleyeceğiniz her şeyi ya daha önce birileri söyledi, ya da bir yerlerde okudum. 
Nasihat kafa karışıklığına iyi gelir; merhamet acıya, şefkat öfkeye...
Ve ben o kadar çok şey görüp geçirdim ki, ne nasihate ihtiyacım var artık ne merhamete ne de şefkate. 
Çünkü tahammülüm kalmadı artık. Çünkü hiçbiri gerçek değil. 
Gerçek olan tek bir şey var; Şu an burada olmak zorunda olduğum için olmak istediğim yerde olamıyorum ve bir gün burada olmak zorunda kalmadığımda olmak istediğim yerde olacağım. 
Bedenimle ya da ruhumla. Bilmiyorum. Bir gün olacak ama bu. Anlayabiliyorsanız bunu içinizden anlayın. Anlamıyorsanız da, susun...

Z Raporu

İşte böyle, sonbahar soğuklarına yenik Fırtınanın kış ıslığı duyuluyor gibi Çıplak dalda tek başına Titremekte geç kalmış bir yaprak..



Alıştık bakıvermeye, az şey mi balkondaki deniz
Son gözlerimizi harcadık, en çok da güneşin tuttuğu
Sırası gelmişken söyliyeyim de
Biz onunla güneşi, suyu aşka çeviriyoruz
Bana uzun mu uzun portakal dilimlerini anlatıyor
Duvarları boyatıyor her sonbaharda 
Şimdi ise ne yapalım? bilemiyoruz.

Saçlarla gözleri kesiyoruz makaslar konusunda
Ayağa kalkıyoruz ayağa gece gündüz
Her elde bir gökyüzü var ağlıyacağımız geliyor bir türlü
Çocuklar bekleme yapıları gibi sokaklarda
Biz ki çok alımlı bir balkonu olan
Sarkarak dışarıya
Bunca olanlara bakar gibisine belki 
İnsanda bir türkü var onu çıkarıyoruz.

 edip cansever -Sonrası Kalır I



Dört Arketip






Arketipler insanlığın gizli hazinesidir. İnsanlık Tanrılarını ve şeytanlarını, öngörülerini ve güçlü düşüncelerini hep bu hazineden çıkarıp almaktadır. Arketipler hazinesi olmadan insan insan değildir.





tık tık

Dört Arketip, Carl Gustav Jung, Metis Yayınları - Metis Kitap