31 Temmuz 2017 Pazartesi

Yaşam Görüşü


Felâket başa gelmeden evvel, onu önleyecek ve ona karşı savunulacak önlemleri düşünmek gerekir. Geldikten sonra dövünmenin yararı yoktur.

Yaşamın seyri

Yaşam pek kısa! Çocukluk ve okul bir kısmını alıyor; geriye kalanını ise, uyku yarıya indiriyor. Uykusuzluğu giderecek ve vücuda verdiği istirahat gıdasını sağlayacak komprimeler bulunsa… Bir gün o da olacaktır. Nitekim tıp, kimya, uyutmak için pek güzel ilâçlar yapmışlardır.
(Cevat Abbas Gürer, Yakınlarından Hatıralar, 1955, s. 59)

Bizim dünyamız -bilirsiniz- topraktan, sudan ve havadan oluşmuştur. Yaşamın da esas unsurları, bunlar değil midir? Bu unsurlardan birinin eksikliği, yalnız eksikliği değil, sadece bozukluğu, yaşamı imkânsız kılar.
1935 (Atatürk’ün S.D.II, s.278)

Yaşam bir ilerleme, bir dinamizm kaynağıdır. İnsan, ona kendini uydurmak zorundadır. 
(Afetinan, M.K.Atatürk’ten Y., s.8)

Bir hatıra defterine, defterdeki diğer kimselerin yazılarını okuduktan sonra defter sahibine hitaben yazdıkları:

Hatırat defterini başkalarının yazıları ile doldurmaya heves etmektense, yaşam defterini kendi çalışma ve erdem eserlerinle doldurmaya bak!
1923 (Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,Sayı: 1, 1984, s. 286-287)

Ölüm

Ölüm, yaradılışın en doğal bir yasasıdır.
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 74 – 75)

Ölüm, insanın değişmez kaderidir; marifet unutulmamaktır.
(Atatürk’ten B.H., s. 13)

İnsan ve doğa
Doğa insanları türetti; onları kendine taptırdı da. Ancak,insanların dünyada yaşayabilmeleri için, onların doğa-ya egemenliğini de şart kıldı. Doğaya egemen olmasını bilemeyen yaratıklar, varlıklarını koruyamamışlardır. Doğa onları, kendi unsurları içinde ezmekten, boğmaktan, yok etmekten ve ettirmekten çekinmemiştir.
1935 (Atatürk’ün S.D.I1, s. 279)

İnsan, bütün tarih boyunca doğanın bazen tutsağı, bazen de egemeni olmuş ve bu hal insan toplumlarının uygarlıkta ilerlemeleri oranında gelişmiştir.
(Afetinan, M.K.Atatürk’ten Y., s.9)

İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir varlıktan bugünkü şekline geldi. İnsanın bugünkü yüksek zekâ, idrak ve kudreti, milyonlarca ve milyonlarca kuşaktan geçerek hazırlandı. Artık insan bugün, doğanın sonsuz büyüklüğüne ve doğa içinde kendi türünün yazgısına, gittikçe büyüyen bir irade ve bilinç ile bakıyor.
1930 (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 267)

İnsanların kıt’alara dağılması
İnsanlar, büyük doğa olayları önünde göçler, akın yolları ile bu yeryüzü dediğimiz yıldızın her kıt’asına dağılmışlardır. Bu kıt’alardan kimine eski, kimine yeni denmiş. Bu deniş, hem bilgiden, hem bilgisizliktendir. Amerika, Kristof Kolomb keşfetti diye yeni dünya sayılmıştır. Fakat jeoloji olayları, Asya’dan, Alaska yolu ile veya daha başka yollarla, karanlık zamanlarda,ismi bilinmeyen kıt’aya geçişler olduğu, Maya uygarlığını ve İnkaları öğrendikçe, stepler ve Alaska geçitleri düşünüldükçe, Eskimo yüzleri ile ve tipleri ile kızılderili Hint insanları yüzleri ve tipleri incelenip araştırıldıkça, bu eski ve yeni dünya kavranılan, şüphesiz yavaş yavaş değişir! Kristof Kolomb’un keşfi, hiç şüphesiz ki çok büyük ve önemli olaydır. Fakat daha dünkü iş sayılır. Ondan çok ve çok daha önceleri vardır! Ne ise, biz oralara kadar dalmayalım, bırakalım bilginler araştırsınlar, incelesinler, gerçeği meydana çıkarsınlar.
(Ruşen Eşref Onaydın, Atatürk T. ve D.K.H., s. 53 – 54)

Yaşam ve mücadele
Yaşam demek mücadele, boğuşma demektir. Yaşamda başarı, kesinlikle mücadelede başarıyla mümkündür. Buda, manevî ve maddî bakımdan kuvvete, kudrete dayanır bir niteliktir.
1920 (Nutuk 11, s. 434)

Dünya, insanlar için bir sınav meydanıdır. Sınav veren insanın her soruya pek uygun cevaplar vermesi mümkün olmayabilir. Fakat düşünmelidir ki, karar cevapların hepsinden doğan sonuca göre verilir.
1914 (Melda Özverim, M.K. ve C.L., s. 45)

Yolunda yalnız olmayacaksın; orada, aynı hedefi izleyen başkaları ile beraber yürüyeceksin. Bu yaşam yarışında, diğerleri, yetenekleri bakımından sizi geçebilirler. Bir başarı, elinizden kaçabilir. Bundan dolayı, onlara kızmayınız ve elinizden geleni yapmışsanız, kendi kendinize de kızmayınız. Asıl önemli olan başarı değil, çabadır. İnsanın elinde olan ve onu memnun eden ancak çabadır.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K.Atatürk’ün El Yazıları, s. 78; 542)

Kuşakların fikrî gelişimi
Yüksek düzeyde olan, kendi düzeyinden bilgi ve anlayışça aşağı olanı beğenmez. Fakat bu hal, aslında takdir ve özendirmeye lâyık görülmek gerekmez mi? Her yeni yetişen, kendinden eskisini beğenmeyecek kadar yükselirse, o zaman, ancak o zaman gelecek kuşaklar, birbirinden derece derece yüksek düzeyde bir yüksek kuşak oluşturabilir ki, insanın ilerlemesinin amacı da budur.
1918 (M .Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Afetinan, s. 51)

Dünya nimetleri ve insan zekâsı
Allah dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar yararlansın, varlık içinde yaşasın diye yaratmıştır ve en son derecede yararlanabilmek içinde, bütün yaratıklardan esirgediği zekâyı, aklı insanlara vermiştir.
1923 (Atatürk’ün S.D.1I, s. 108)

Zekâ ve akıl hakkında
Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. Bir insan başının ifade etmeyeceği hiçbir şeyi düşünemiyorum.
(Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 182)

Her şeyin kaynağı insan zekâsıdır.
(Falih Rıfkı Atay, 19 Mayıs, s. 41)

İnsanın vücudu bir kürsüdür; zekâ cevherinin koruyucu kabı olan başı, üzerinde taşımak için kurulmuş bir kürsü!…Çünkü esas zekâdır…
(Ruşen Eşref Onaydın, Atatürk’ü Özleyiş, s. 116)

İnsanların yaşamına, faaliyetine egemen olan kuvvet, yaratma ve icat yeteneğidir.
1930 (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 270)

Akıl ve mantığın çözemeyeceği sorun yoktur.
(Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 270)

İstek ve olanak
Dünyada insanların aklına gelen her uygun şeyin olmasına maddî olanak olsa idi, gerçekten bütün dünyanın genel manzarası başka türlü olurdu. Fakat, insanlar için her şeyi yapmakta maddî olanak bulunamaz.
1920 (Atatürk’ün S.D.I, s. 82 -83)

Çeşitli görüşler
Ehven-i şer, serlerin en büyüğüdür*.
(Rükneddin Fethi Olcaytuğ, Atatürk Hakkında Düşünce ve Tahliller, s. 48)

Yaşamda daima ve çok ölçülü olmak gerekir.
(Hasan Rıza Soyak, Yakınlarından Hatıralar, 1955, s.10)

Manevî kuvvetler, özellikle bilim ve iman ile yüksek bir şekilde gelişir.
1922 (Atatürk’ün S.D.J, s. 223)

Neşeli olmayan insanlardan iki türlü şüphe edilir: Ya hastadır veya o insanın başkalarına bildirmek istemediği bir kuruntusu, bir derdi vardır.
(Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 300)

Bilirsiniz ki, duygululuk denilen şey aklın, mantığın, düşünmenin çok üstünde bir kudrete, bir kuvvete sahiptir.
1925 (Atatürk’ün S.D.ll, s.227)

İnsanlar dünyaya alınlarında yazılı olduğu kadar yaşamak için gelmişlerdir.
1923 (Atatürk’ün S.D.1I, s.85)

Samimiyet ifade edilemez. O, gözlerden ve alınlardan anlaşılabilir.
1925 (Mustafa Selim İmece, Atatürk’ün Ş.D.İ. ve KS., s. 67)

Atatürk tarafından yazdırılmıştır:

Yaşayan her şey bazı izler bırakır. Biz, onlardan bir anlam çıkarabilecek kadar zeki isek, bu izlerin bizim için bir anlamı olur.
1937 (Afetinan, Atatürk’ün B.NM.S. 37)

Gözyaşları güçsüzlük belirtisidir.
(Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s.20)

İnsanları heyecanlandırmak değil, teskin etmek gerekir.
1920 (Atatürk’ün S.D.I, s. 89)

Her manzara, insanın kendi ruhunun ve duygularının dürtüsüyle belirir.
1920 (Atatürk’ün S.D.I, s. 81)

Felâket başa gelmeden evvel, onu önleyecek ve ona karşı savunulacak önlemleri düşünmek gerekir. Geldikten sonra dövünmenin yararı yoktur.
1920 (Nutuk II, s. 463)

İnsanlar gariptir; bazen en akıllılarının bile, gerçeklerin açıklığı karşısında görüşleri temelsiz ve çürük olur.
1924 (Atatürk’le Konuşmalar, Mustafa Baydar. s. 94)

Geçmiş zaman ve geçmiş zamanın anıları, ölümsüz bir yaşama sahiptir.
1915 (Melda Özverim, M.K. ve C.L., s. 53)

Tarihsel olayların gidişi sırasında, bazen fizyolojik aksamalar önemli rol oynarlar. Doğa ya engel olur veya yardım eder.
1933 (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 165)

Şu sevi



Öyle yaman
       Öyle ince
       Öyle sevecen 
       Öyle umutsuz
       Şu sevi
       Gün gibi güzel
       Zaman gibi kötü
       Zamansız gelirse
       Şu sevi öyle gerçek
       Şu sevi öyle güzel
       Öyle mutlu
       Öyle sevinçli
       Ve öyle alaycı
       Karanlıkta ödü kopan çocuk gibi
       Öyle sevinçli
       Geceleyin dingin bir adam
       Dört yana korku salan şu sevi
       Olur olmaz söyleten
       İçin için kemiren
       Pusu kuran şu sevi
       Gözledikçe
       Sıkışan yaralanan tepinen yadsınan
                unutulan yetinen
       Sıkıştırmamız yaralamamız yadsımamız
                unutmamız yüzünden
       Sevide var ne varsa
       Öyle canlı
       Günlük güneşlik
       Seninki 
       Benimki
       Tanrının günü
       Yepyeni
       Değişmez
       Bitkiden daha gerçek
       Kuştan daha titremekli
       Yazdan daha canlı daha sıcak
       İkisi de elimizde
       Gidip gelme
       Unutabilir
       Sonra uyuyabiliriz Uyanabilir acı çekebilir yaşlanabiliriz
       Gözümüzü kapayabiliriz
       Ölümü düşünebiliriz
       Gençleşebiliriz
       Sevimiz
       İnatçı eşek örneği 


Sevgili Bedenim


En son konuşmamızın üstünden çok zaman geçti ve seni özledim. Seninle tekrar muhabbet etmek içimde nasıl da garip bir his uyandırıyor, sanki uzun zamandır ziyaret etmediğim eski bir dost gibisin. Sanki seninle temas kurmanın hasretini çekmiş ve seni acilen bu satırlar vesilesiyle görmek istemişim.

Hayat o kadar hızlı akıyor ki seninle bilinçli bir şekilde beraber olabilmek için zamana ihtiyacım var. Orada olduğunu biliyorum, her hareketimi ve her düşüncemi sana borçluyum. Fakat yine de bazen uzaktaymışsın gibi hissediyorum. Sanki aklım kendi başına çalışmış ve onu destekleyen fiziksel bir beden yokmuş gibi.

Bunun için seni suçlamıyorum, fakat suçluyorum da çünkü biz biriz. Sen endişeyle adımı bağırdığında kulaklarım sağırmış gibi davranmamın sorumlusu benim ve sensin de. Sınıra dayanana kadar tekrar birbirimize bakmayı bırakmayan biziz.

Bazen yabancı olsan da seni hissediyorum

Fakat seni duymadığımı düşünme. Bu feryatlarının kulağıma gelmediğini de düşünme çünkü bu doğru değil. Seni duyuyor ve hissediyorum ancak bazen seni görmezden geliyorum. Bunun için beni suçlama, aynısını sen de çoğu kez bana karşı yaptın, biliyorum. Konuşurken dikkate alınmamanın ne kadar sinir bozucu olduğunu ikimiz de biliyoruz.

Üstü kapalı mesajlarından kaba mesajlarına kadar hepsi, halledilmesini istediğim zaman dikkatimi çekiyor. Adımlarımı sen belirliyor olsan da, beraber olmamız için doğru zaman ve doğru yere karar verirken son sözü söyleyen benim.

Bunun seni üzdüğünü biliyorum. Daha fazlasını istediğini de biliyorum, ben de bunu istiyorum. Seninle baş başa kaldığımız zamanın özlemini çekiyorum, fakat bu ilişkide ikimizden biri sınırları belirlemeli.

Senin için bir zaman ve bir yer var

Umutsuzluğa kapılma. Arada sırada birbirimizi anlamakta güçlük çeksek de birbirimiz olmadan bir hiçiz. Ancak birlikte olursak zirveye ulaşabiliriz. Beni yarı yolda bırakma çünkü ben olmadan sen bomboşsun; sen olmadan da benim elim kolum bağlı. Sana randevu vermek zor, sıkı bir programım var, fakat sonsuz sabırlı sen, zamanın elleri saatin tik takları arasında sesinin yankılanmasına şans tanıyana kadar beni bekle.

Zor olsa da o an geldi. Samanlıkta iğne arar gibi zorlu bir arayışın ardından gelen bu anı bekliyorduk. Samanlıktaki iğnenin ait olduğu yere koyulması ve tekrar samanlıkta kaybolmaması gerektiğini bilerek bu anın tadını çıkarmak…

Sen bana bakarsan ben de sana bakarım

Artık zamanı geldiğinde ve sonunda yalnız kalabildiğimizde kendimiz olmaya başlarız. Giysilerini çıkarırsın ve ben, saatlerce kafamı meşgul eden düşüncelerimi bertaraf edene kadar bu şekilde kalırsın. Sadece sen ve ben varız. İletişimi kesintiye uğratan örtülerden uzak ve çıplak. Eğer benimle konuşursan sana cevap veririm. Eğer bana bakarsan ben de gözümü dikerim. Sonunda tüm ihtişamınla seni hissederim.

Ensenin yumuşak dokunuşundan denizin sakinliğini gıdıklanarak bozan baldırlarına kadar. Hiçbir parçan beni kaybetmek istemiyor ve şimdi en ufak köşesi bile keşfedilmeye değer, sanki ilk defa keşfediliyormuşçasına.

Biz birlikteyken harikayız

Bir patlama yanardağ için ne ise sen de benim hayatım için öylesin. İlk başta sakin, herşey sessiz görünür. Her vadide durmak ve hislerimizin bize verdiği imkanların tadını beraber çıkarmak için vaktimiz var.

Gürültü ve sıcaklık artışı bir hareketlilik olduğunu gösteriyor; yanardağının faal ve görünen sakinliğin yalnızca bir ilüzyon olduğunu. Sıcaklık ve dünyanın hareketinin yükselen aciliyeti, taşları lava çevirecek doğal patlamanın geleceği konusunda bizi uyarıyor.

Çünkü konuştuğumuz zaman birbirimizi anlıyoruz ve anladığımızda da sonuç büyüleyici oluyor. Bir beden ve dolu bir zihin gibi, patlama anındaki yanardağının olay yeri gibi. Birlikte olduğumuzda harikayız ve birimizin tek başına başaramadığını beraber başarabiliriz.

Sevgili bedenim, benim için bir zevkti

Sevgili bedenim, sana daha sık yazacağımın sözünü veremem, seni arka plana atmaya bir son vereceğimin bile. “İstiyorum” ve “Yapamam”ların, “Yapardım ama bugün pek yapasım yok”ların içinde yine kendimizi kaybeymeye devam edeceğiz.

Ancak bir zaman gelecek ki kendimize bakacak ve kendimizi dinleyeceğiz. Belki de bu, söylediğimiz onca şeyden sonra beklediğimizden daha erken olacak ve biz farkında olmadan aynı bilinç altında tekrar bir araya geleceğiz.

Bu satırlar için bana teşekkür etmene gerek yok, benim için bir zevkti.

aklinizikesfedin.com

Muamelat ve Ukubat


Öğretmen Cemil Kılıç: Din dersindeki müfredat ile şeriat eğitimine geçiliyor

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders müfredatında artık “Muamelat ve Ukubat” adlı bir ünite de yer alacak. Bunun şeriat eğitimi anlamına geldiğini vurgulayan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni İlahiyatçı Yazar Mustafa Cemil Kılıç sosyal medyada yazdığı bir yazı ile müfredata tepki gösterdi.

“Muamelat ve Ukubat, İslam Fıkhında/hukukunda çok önemli bir yer tutuyor. Muamele sözcüğünün çoğulu olan Muamelat; kişisel, toplumsal ve yönetsel fiillerin İslam devletindeki /Şeriat düzenindeki hukuki mahiyetini ifade eder. Ukubat ise şeriata göre suç kabul edilen eylemlere / fiilere verilecek cezaları ifade eder. Daha açık bir ifadeyle Muamelat; ibadetin dışında kalan hukuki tasarruflar, akitler, suç, ceza ve benzeri hükümlerdir. Bunlar; ferdin fertle, ferdin toplumla veya toplumların birbiriyle olan ilişkilerini düzenleyen kurallardır. Muamele hükümlerini Aile, Medeni, Ceza ve Kaza hükümleri olarak ayırmak mümkündür.”

MÜFREDAT ‘ÜMMET TOPLUMU’ PROJESİ OLARAK HAZIRLANMIŞ

Kılıç, “Milli Eğitim Bakanlığımız, artık Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde çıtayı son derece yükseltmiş durumda. Uzun yıllardır özellikle Alevilerin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerine yönelik tek mezhepçilik ve dayatmacılık konusundaki şikayetleri ve bu husustaki AİHM kararları hiç dikkate alınmadığı gibi şeriat eğitimine de geçilmiş bulunmaktadır. Artık okullarımızda öğrencilere şeriat eğitimi verilecektir.
Müfredat yenileme çalışmaları kapsamında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri dışındaki seçimli dini derslerin yeni müfredatına egemen olan terminolojinin de zaten ümmet toplumu projesi doğrultusunda hazırlandığı görülüyor” ifadelerini kullandı.

“DİN DERSİ MÜFREDATI LAİK HUKUKA DARBE VURMAYA HAZIRLANIYOR”

Buna göre öğretilecek kavramlar olarak; fıkıh ( İslam Hukuku / Şeriat ), riba (faiz), edille-i şeriyye (Şerî deliller), cihad, fetih, talak (şeriata göre boşama) vb. sözcüklerin olacağını söyleyen Kılıç, “Hasıl-ı kelam artık öğrencilerimiz bu derslerde, şeriata göre el kol kesme cezası, kısas cezası, diyet, recm ve sopa vurma cezasını, evlilikte eş sayısını, şeriata göre eş boşamayı (talak) öğrenmeye başlayacaklar. Evet; yeni Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders müfredatı laik hukuka ağır bir darbe vurmaya hazırlanıyor” dedi.

“LAİKLİĞİ EĞİTİM YOLUYLA BİTİRİYORLAR”

Bunun anayasal bir suç olduğunu ifade eden Kılıç sözlerini şöyle sürdürdü:

“Cari anayasayı çiğnemektir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin en azından literal / yazılı manadaki amaçlarına taban tabana zıttır. Zira bu dersler ilgili kanun ve yönetmeliklerde Türk Milli Eğitiminin amaçları bağlamında laikliği güçlendirici mahiyette olmak zorundadır. Ama artık bırakın güçlendirmeyi açıkça laik hukuka darbe vurmayı hedeflemeye hazırlanıyor. Gerçekten bu büyük bir sorundur. Laikliğin fiilen ve hukuken bitirilmesinin zemini eğitim yoluyla inşa ediliyor.”

Kılıç, bu sürecin başarıya ulaşmasının laik toplum kesimlerinin bir süre sonra yani gayrimüslim statüsüne alınması anlamına geldiğini vurguladı. 


Religion


29 Temmuz 2017 Cumartesi

Fîhi Mâ Fîh


Ne varsa içindedir. 




Theo'ya Mektuplar






ANISINA... 
ne zaman tanımlanamayacak,anlatılamayacak kötü bir perişanlık imgesiyle karşılaşsak -yapayalnızlık,yoksulluk,elem,herşeyin sonu ya da en aşırı ucu-kafamızda tanrı düşüncesi uyanıyor.hiç değilse bende böyle oluyor bu..

Sevgi insan olmaktır


Bir Polanya filminde Nazi dönemi anlatılıyordu. Nazi komutanı güzel bir evi komutanlık merkezi yapmıştı. Evin güzel sahibesi üst kata çıkmıştı ve az görünüyordu. Komutan bu kadına âşık olduğunu anladı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- Madam, aşkımız beni zayıf düşürüyor.
- Hayır komutan, sevginiz sizi insan yapıyor. İnsan ruhu da doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez. İçinde sevgiyi barındıramayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır. Nefret etmeden birine kötülük yapamazsınız. Nefret etmeden birini öldüremezsiniz. Nefreti içinde barındırmak isteyen insan önce kendisinden nefret etmek zorundadır. İçinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur. Artık onu bulması çok zordur ve bunun ağır bedelini ödeyecektir. Sevgisizlik ağır bir yüktür ve insan bundan kurtulmak için çok kötü şeyler yapar. Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür. Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır. Bağımlılık sevgi değildir,gereksinmenin karşılanmasıdır. Sevgi, değer vermesini bilmektir. Sevgi,yaşama hakkını kabul etmektir. Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır. Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır. Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır. Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır. Sevgi, bilinçtir. Sevgi, insan olmaktır. 


Bırakın bugününüz, geçmişi anılarla, geleceği ise özlemle kucaklasın.

Dün, hayat çemberinde düzensizce ürpererek dalgalanan bir zerre olduğumu hayal ettim. Oysa bugün kesinlikle biliyorum ki çember benim ve hayat bütünüyle düzenli zerreler halinde benim içimde hareket ediyor.

Sen duyduklarına inanıyorsun. Söylenmeyenlere inan.. Çünkü insanın sessizliği sözcüklerinden daha yakındır gerçeğe.

İnsanın hakikati sana gösterdiğinde değil, göstermediğindedir.bundan ötürü onu tanımak istersen onun dediklerine değil demediklerine kulak ver.

Doğa, hoşgeldin diyen kollarıyla uzanır bize ve onun kadınsı güzelliğinden haz almaya çağırır bizi; ama biz onun sükunetinden ürker, kalabalık kentlere akın ederiz ve orada tıpkı vahşi bir kurdun önünden kaçışan koyunlar gibi birbirimizi sıkıştırarak yaşarız.

Bir şeyi elde etmek istiyorsan, onu kendin için isteme.

Arzu hayatın yarısıdır kayıtsızlıksa ölümün.

Gariptir ki doğrularımızdan daha güçlü bir şekilde yanlışlarımızı savunuruz.

Kin bir kadavradır. Hanginiz mezar olmak ister?

Bir tür kavuşmadır hatırlayış;unutuş, bir tür özgürlük.

Yalnızca sevgi ve ölüm her şeyi değiştirebilir.

İnsanın hayali ile elde edişi arasında yalnızca tutkusunun aşabileceği bir mesafe bulunur.

İnsanın değeri ulaşmak istediğiyle ölçülür, ulaştığıyla değil.

Bir düşünceyle sarhoş olan kimse en bayağı bir şekilde bile onu ifade etmeyi hakiki şarap sanır.

Uygun fırsatları kullanmayı öğrendiğinde mizahı da öğrenirsin.

Söylediklerimin yarısının anlamı yok. Ancak bunları sana, diğer yarısının anlamı tamamlansın diye söylüyorum.

Kelimeler zamanın zincirleriyle bağlanamazlar.

Konuşacağın ya da yazacağın vakit sana yaraşan, bu hakikati gözünün önünde bulundurmandır.

Şair tahtından edilmiş hükümdar. Oturmuş sarayını külleri arasına, külden bir saray yapıyor.

Şiir, çokça sevinç, ızdırap ve hayrettir;biraz da söz.

Düşünce daima şiirin yol üzerindeki engeldir.

Dostluk daima hoş bir sorumluluktur; benciller için bir fırsat değil.

Kirli ellerini elbisene silen kimseye ver gitsin elbiseni. Ona ihtiyacı olabilir. Seninse olmayacak.

Sanat eseri kalıba dökülmüş sistir.

Aslında hiç kimseye hiçbir şey borçlu değilsin. Herkese her şeyi borçlusun.

Neden bazı insanlar sizin denizinizde yaşayıp, dereleriyle övünüyorlar.

Anlayışlı olan beni anlayışlı, aptal olan ise aptal bulur. Bence ikisi de haklıdır.evet, bir nirvana var; o, köyunlarını yeşil bir otlağa yaymanda, çocuğunu uyutmanda ve şiirinin son dizesini yazmandadır.

Yanlışlarımızı doğrularımızdan daha büyük bir coşkuyla savunmamız ne gariptir!

Hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir. Ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu, sık sık gözyaşlarınızla dolar.

Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.

Bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

İhtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka bir şey değil midir.

İki kadın konuştuğunda hiç bir şey söylemezler. Bir kadın konuştuğunda bütün bir hayatı açıklar.

Eğer biri sana gülerse ona acıyabilirsin; ama sen ona gülersen kendini asla bağışlama.

Baskıya başkaldırmayan kişi kendine karşı adaletsizdir.

Bana susmayı ver, gecenin hücumlarına meydan okuyayım.

Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır.

Bilmen gerekenlerin sonuna ulaştığında, duyumsaman gerekenlerin başında olacaksın..

Biri sana kötülük ederse unut, ama sen birine kötülük edersen hiç unutma

Siz konuştuğunuzda, düşüncelerinizle barış içinde olmayı terk edersiniz.

Tek doğruyu buldum’ değil, bir doğruyu buldum’ deyin

Biz sevinçlerimizi ve hüzünlerimizi onları yaşamadan çok önce tercih ederiz.

Ve deliliğimde hem özgürlüğü hem güvenliği buldum; yalnızlığın özgürlüğü ve anlaşılmazlığın güvenliğini, bizi anlayanlar bizden bir şeyleri tutsak ederler çünkü.

İnsanlık ezel ve ebed denizine dökülen ışıktan bir ırmak.

Eğer kış,baharı yüreğimde saklıyorum deseydi, ona kim inanırdı.

Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz.

Çünkü kişi, ölçüsüz ve sınırsız bir deniz gibidir.

Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi.

Yüreğimdeki mühür kalbim kırılmadan çözülebilir mi?

Kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir. Ancak kulaklarınız, kalbinizin bilgisini işitmek için deli olur.

Bana “seni anlamıyorum” demen, haketmediğim bir övgü, haketmediğin bir yergidir.

Her erkek iki kadına aşık olur. Biri hayallerinde yarattığı diğeriyse henüz doğmamış olandır.

Hakikat iki kişiye muhtaçtır: biri, onu dillendiren; diğeri onu anlayan..

İnsanlar arasındaki bir cenaze töreninin, melekler arasında bir düğün şenliği olmadığını kim bilebilir ki?

Beşeri kanunları yalnızca iki kişi çiğner: deli ve dahi.

Sırtını güneşe çevirirsen gölgenden gayri bir şey göremezsin.

Saatlerin fısıltısı müziğe dönüşür; bir ney gibi olursunuz kalpten çalıştığınız zaman. Ve nedir aşk ile çalışmak? Yar giyecekmiş gibi dokumaktır bir kumaşı, nakış işler gibi kalpten.

Öğretilerin çoğu pencere cami gibidir. Arkasındaki gerçeği görürsün, ama cam seni gerçekten ayırır.

Bana kendini tanısaydın bütün insanları tanırdin diyorlar. Ben de onlara diyorum ki: bütün insanları tanıyana dek kendimi tanıyamam.

Her tohumda bir tutku gizlidir.

Bir elmanın yüreğinde gizlenen tohum görülmez bir elma bahçesidir. Ama bu tohum bir kayaya rastgelirse ondan hiçbir şey çıkmaz.

Dostunuz sizin sevgi ektiğiniz, şükran biçtiğiniz tarladır. Dost size kendi fikrini anlatınca içinizden gelen hayır veya evet’i esirgemeyiniz. Dost susunca, kalbiniz onun kalbini dinlemeye devam etsin.

Güzellik bütün bir hayatımız boyu aradığımız yitiğimizdir.

Gerçek güzellik bir erkekle bir kadın arasında var olabilen ve aşk adı verilen ruhsal ahenkte yatar.

Şafağa ancak gecenin yolunu izleyerek ulaşılabilir.

Öğrenimsiz akıl sürülmemiş tarlaya benzer.

İnci, kum tanesinin etrafına ızdırabin ördüğü mabeddir.

Hakikate kulak veren, hakikati dillendirenden daha basit değildir.

Sözcüklerin dalgası hep üstümüzde olsa da, derinliklerimiz daima dinginliğini korur.

Kişinin hayal gücüyle, düşlerinin gerçekleşmesi arasındaki mesafe, yalnızca onun yoğun isteğiyle aşılabilir.neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir.

Geceyi delerek uçan küçük bir kuş gibi, yaşar ruhum; hızlandıkça uçuşu, daha da yakınlaşır şafak.

İnsanın hayali ile elde edişi arasında yalnızca tutkusunun aşabileceği bir mesafe bulunur.

Hayret etmek bilginin başlangıcıdır.

Gevezeliği bilgi, susmayı cehalet ve yapmacıklığı sanat zannedenlerden uzağım!

Dostum göründüğüm gibi değilim. Görünüş, sadece giydiğim bir elbisedir.

Yoksa, ne çiçek açan ne de meyve veren bir ağaç mı olsaydım; çünkü verimli olabilmenin sancısı, kıraç olmaktan ağırdır; ve eli açık zenginin çektiği acı dilencinin sefaletinden beterdir.

Dostluk daima tatlı bir sorumluluktur; asla bir fırsat değildir.

Gerçekten büyük insan odur ki, ne yönetir ne yönetilir.

Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim.

Esin daima şarkı söyler; asla açıklamaya çalışmaz.

Toprağın neresini kazarsan kaz, bir define bulacaksın. Ancak bir çiftçinin inancıyla kazmalısın.

Hakikat parçalanamaz.

Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan, yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan, ne görebiliyorsun, ne duyabiliyorsun.

Bir tür kavuşmadır hatırlayış, unutuş bir özgürlük.

Dünya kuruldu kurulalı bilinir: aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

Gariptir ki, kimi zevklerin tutkusudur, acılarımızın bir kısmını oluşturan.

Meşe ile çınar birbirlerinin gölgesinde büyümez.

Kıskancın suskunluğu çok gürültülüdür.

Her tohum bir özlemdir.

Bir adam bir düş gördü ve uyandığında yorumcuya giderek düşünü kendisi için yorumlamasını istedi. Yorumcu adama dedi ki, bana uyanıkken gördüğün düşlerle gel ki anlamlarını söyleyebileyim. Ama uykunun düşleri ne benim bilgeliğime aittir ne de senin imgelemine.


A bunch of music




Ne içindeyim zamanın

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sükutu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.


25 Temmuz 2017 Salı

Türkler hakkında her söylenene araştırmadan inanma!

Atatürk’ün Amerikalı Küçük Curtis LaFrance Yazdığı Mektup...

1923’te 10 yaşındaki Amerikalı bir çocuk Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup yazdı ve resim istedi.Türk tarihinin en karışık günlerinde çocuğa cevap yazan Gazi,tavsiyede de bulundu: Türkler hakkında her söylenene araştırmadan inanma!

Gazi Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yazdığı ilk özel mektubu Amerika'da bulduk. Mektup, Cumhuriyet'i kurduğu, gericiler ve vatan hainleriyle insanüstü bir mücadele verdiği günlerde, Atatürk'ün, 10 yaşındaki bir Amerikalı çocuğun mektubuna cevap verecek zamanı bulup, dış ilişkiler ve propagandaya gösterdiği önemi bir kere daha gösteriyor.

ABD'nin küçük bir şehrinde yaşayan Curtis LaFrance, o zamanlar 10 yaşında bir çocuktu. Amerikan bağımsızlık mücadelesinin kahramanı, yeni kıtaya ‘özgürlük’ fikrini aşılayan Fransız Lafayette'in soyundan geliyordu. Özgürlük hikayeleriyle büyümüştü. Çok uzak bir ülkede, tam 9000 kilometre ötede, Anadolu'da verilen Kurtuluş Savaşı kanını kaynattı. ‘Angora’(Ankara) adlı küçük şehirde kurulan yeni devletin Reis'iyle yapılmış bir röportaj gördü bir gazetede. Heyecanlandı, etkilendi.

Yaşına başına bakmadan oturup - tesadüfe bakın ki, Cumhuriyet'in ilanından tam bir gün önce, 28 Ekim 1923 günü - Gazi Paşa'ya bir mektup yazdı. Bir imzalı fotoğraf istedi uzaktaki kahramanından. Pek umudu yoktu ama, çocukluk heyecanıyla bekledi yine de. Derken bir gün bir mektup getirdi postacı. İlk kez kendi adına yazılmış bir mektup. 10 yaşındaki ‘Mister’ Curtis LaFrance'a. Hem de kimden! Çocuk içgüdüsüyle uzaktan önemini anlayıp hayran olduğu Gazi Mustafa Kemal'den.

‘O zaman çok sevindim tabii ama hadisenin önemini yıllar sonra idrak ettim. Yaşım ilerledikçe heyecanım arttı, okuyup Atatürk’ün kim olduğunu anlayınca hayranlığım arttı. Ne kadar şanslı olduğumu çok sonraları anladım.' Curtis'in, ilkokul son sınıf öğrencisiyken, babasının daktilosunda oturup yazdığı mektup şöyle :

‘Gazi Mustafa Kemal Paşa Angora-Türkiye

Sayın Efendim,
Ben 10 yaşında, Amerikalı bir çocuğum. Türkiye ve yeni hükümetine büyük ilgi duyuyorum. Siz ve Bayan Kemal hakkında bir röportaj okudum. Türkiye hakkında bir defterim var ve şimdiden siz ve Bayan Kemal hakkında birçok yazı ve resim topladım. Lütfen bir Amerikalı çocuğa bir küçük not ve bir imzalı fotoğrafınızı gönderin. Bir gün, Türkiye’yi görebileceğimi umut ediyorum. Saygılarımla,
Curtis LaFrance'

Türk tarihinin belki de en zorlu dönemlerinde, Amerikalı küçük bir çocuğu ciddiye alan, vakit ayıran, oturup eliyle bir mektup yazan Gazi Mustafa Kemal, bir de bu mektubu İngilizce'ye çevirtip daktilo ettirmiş. Adeta Türkiye Cumhuriyeti'nin hâlâ bugün bile uğrayacağı haksızlıkları önceden bilmiş ve 27 Kasım 1923 tarihli mektubunda Curtis'e şu nasihatte bulunmuş:

‘Türkiye Cumhuriyeti Riyaseti - Hususi

Mister Kurtis LaFrans'a - Ankara, 27.11.1339 (1923)

Mektubunuzu aldım. Türk vatanı hakkındaki alâka ve temenniyatınıza (iyi düşüncelerinize) teşekkür ederim. Arzunuz vechiyle (arzu ettiğiniz şekilde) bir adet fotoğrafımı leffen (ilişikte) gönderiyorum. Amerika'nın zeki ve çalışkan çocuklarına yegâne tavsiyem, Türkler hakkında her işittiklerine hakikat nazarıyla (gerçekmiş gibi) bakmayıp kanaatlerini mutlaka ilm; ve esaslı tedkikata (araştırmalara) isnad ettirmeye (dayandırmaya) bilhassa atf-ı ehemmiyet eylemeleridir (önem vermeleridir). Hayatta nail-i muvaffakiyet ve saadet olmanızı (başarılı ve mutlu olmanızı) temenni eylerim.

Türkiye Reisicümhuru Gazi Mustafa Kemal

LaFrance iş hayatına atıldıktan sonra Ankara'da Polatlı Belediyesi'ne itfaiye aracı sattığını, yıllar önce ise gemiyle çıktığı bir Akdeniz gezisinde İstanbul'u ziyaret ederek çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini söylüyor.
LaFrance: ‘1938’de Atatürk'ün ölüm haberi geldiğinde 25 yaşında bir delikanlıydım.
Niye ağladığımı kimse anlamadı.
( Doğan Uluç'un araştırması )

Altın Elbiseli Adam - Barkın Bayoğlu

 

HUZUR İÇİNDE UYU Barkın Bayoğlu


İran – Soluyor Çiçekler – Parmaklıklar Ardında


merhaba. benim adım bahman nirumand. iranlı bir gazeteci-yazarım.

şah'ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.

ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

evet, humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

şah'ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.

yanıldık. kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.

üzerinde durmadık

her şey 14 ocak 1979 tarihinde değişti. şah, iran'ı terk etti. ardından iran tarihinin en büyük yürüyüşü tahran'da yapıldı. sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.

pek üzerinde durmadık bu olayın, "hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.

ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "islam mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

haberi ciddiye almadık; "üç beş sapsızın işi" dedik.

bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.

biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı. "müslüman kadınların yanında o.......rın yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!

peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

biz ise hala büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "ittifak" "eylem birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.

geçiş sancıları sandık

humeyni, "bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.

şiraz'da "islam mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. benzer olay tahran'da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. alkol içen, kırbaç cezasına çarptırılıyordu.

şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..

oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. alınan her kararda "tamam bu sonuncusu" diyorduk. ama arkası hep geliyordu.

kızların evlenme yaşı 18'den 13'e düşürüldü. parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sütyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.

kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.

biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! abartmaya gerek yoktu.

hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.

referandum oyunu

üç ay önce humeyni, paris'te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri islam düşmanı ilan etmişti. bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.

referandum meselesini gündeme getirdiler. halka soracaklardı: "islam cumhuriyeti'ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"

kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65'inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten? yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "islam'a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"

biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. islam cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler. sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

halkı anlayamadık

mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "ayendegan" gazetesi'ni kapattırdılar. sıra sonra "keyhan" gazetesi'ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.

özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

örtünmek moda oldu!

tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal islamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.

şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.

milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.

kaçanlardan biri de bendim.

umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.

(not: bu metin, bahman nirumand'ın "iran" kitabından derlenmiştir.)

eksisozluk.com

Hümeyra -Gidemediklerimiz



Görüyor musunuz denizin gerisinde
Kumsaldan hayli uzakta bir ev var
Tek pencereli bir ev
İçerde bir iskemle
Üzerinde gençliğim
Bir yatak, bir yorgan, bir kırık masa
Bir ip sallanır boynumda
Odama sımsıcak iklimlerle geldiniz
Gözleriniz kararlıysa sevmeye sevilmeye
Bu gece sabaha kadar ipi siz çekeceksiniz
Sımsıcak deniz gidemediklerimiz

  


Aşk Devrimi


Cinsellik yok olmamıştır. Dinler onu sadece daha zehirli hale getirmiştir; o hâlâ orada, zehirli bir şekilde mevcut. Evet, insanın içinde suçluluk doğmuştur fakat cinsellik yok olmamıştır. Yok olamaz çünkü o biyolojik bir gerçekliktir. O varoluşsaldır; bastırarak basitçe onu yok edemezsin…
Nilüfer çamurun içinden çıkmak zorundadır, daha yükseğe gitmek zorundadır ve baskı onu daha çok çamurun içine iter, onu bastırmaya devam eder.
 Şimdiye dek bütün insanlığın yaptığı şey, cinselliği bilinçsizlik çamuruna bastırmak oldu. Bastırmanın pek çok yolları var ve bunlar daha da fazla cinsellik ve haz hayali yaratır. Her ne olursa olsun anlaşılmalıdır ve anlayış sayesinde değişim kendi uyumu içinde gerçekleşir.

Türk-Yunan Şiiri

sıla derdine düşünce anlarsın
yunanlıyla kardeş olduğunu
bir rum şarkısı duyunca gör
gurbet elde istanbul çocuğunu

türkçenin ferah gönlünce küfretmişiz
olmuşuz kanlı bıçaklı
yine de bir sevgidir içimizde
böyle barış günlerinde saklı

bir soyun kanı olmasın varsın
damarlarımızda akan kan
içimizde şu deli rüzgâr
bir havadan

Bu yağmurla cömert
bu güneşle sıcak
gönlümüzden bahar dolusu kopan
iyilikler kucak kucak

bu sudan bu tattandır ikimizde de günah
bütün içkiler gibi zararı kadar leziz
bir iklimin meyvasından sızdırılmış
bir içkidir kötülüklerimiz

aramızda bir mavi büyü
bir sıcak deniz
kıyılarında birbirinden güzel
iki milletiz

bizimle dirilecek bir gün
Ege'nin altın çağı
yanıp yarının ateşinden
eskinin ocağı

önce bir kahkaha çalınır kulağına
sonra rum şiveli türkçeler
o Boğaz'dan söz eder
sen rakıyı hatırlarsın

Yunanlıyla kardeş olduğunu
sıla derdine düşünce anlarsın

Londra, 1947



İnsanın et olmayan tek yeri beyni değil mi? et beyinli! bir insan için söylenebilecek en ağır horlama sözü. et beyinli!


Belki de bütün sıkıntıların sebebi bu. Belki paranın kendisi değil de sayısı önemlidir. İnsanların yaşamasında önemli olan ayrıntılar değil mi? Ayrıntısız yaşayan yalnız bitkler. Azotlu, sulu, klorofilli, güneş ışıklı bir yaşama. Biraz da hayvanlar. At, aşacağı kısrak topalmış, kemikliymiş aldırmaz. Genen de yem yediği ahırın, çifte koşulduğu tarlanın yolunu ayırır. Köpekler, görmeye alışmadıkları bir çeşit giysi giymiş insana havlarlar. Ya insanlar? Onların yaşamında her şey ayrıntı. Önemli olan yemek değil, yenece yemeğin çeşididir; giysi değil, giysinin çeşidi. Günlerin adı bile... Belli günlerde belli yaşamaları vardır. Pazar günleri pazarlık yaşamalarını kuşanırlar, çarşambaları çarşambalık! Hep ayrıntılar! Paranın sayısı gibi.
*
Sevmek! Kelimelere herkes kendine göre bir anlam, bir değer veriyor galiba. Bu değerler aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dil konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?
*
Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.
*
Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak!
*
Nasıl kolayca söyleyiveriyor bunu. Sevmek! Kelimelere herkes kendine göre bir anlam, bir değer veriyor galiba. Bu değerler aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dil konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?
*
-Galiba sizi anlıyorum.
-Yanılıyorsun. "Siz" anlanamaz, "sen" anlanır. Bazı kitaplarda "sizi seviyorum"u okuyunca gülerim. Sanki "siz" sevilirmiş. "Sen" sevilir, değil mi?
*
Bir gün sana dünya da katlanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğreteceğim.
*
İnsanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır.
*
İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri, olamadıkları "kişi"yi anlatırlar.
*
Gücün dyanmaktansa yalnızlığıma kaçarım. Bana tek insan yeter. Sevişen iki kişinin kurduğu toplum. Toplumsal yaratıklar olduğumuza göre, insan toplumlarının en iyisi bu daracık, sorunsuz, iki kişilik toplumlar değil mi?
*
Okulda balık gözlü bir çocuk vardı. Neden insan gözlü balıklar olmasın?
*
Yoksa her şey ben olmadığım zaman,benim olmadığım yerlerde mi oluyordu ?
*
İnsanın et olmayan tek yeri beyni değil mi? et beyinli! bir insan için söylenebilecek en ağır horlama sözü. et beyinli!
*
Benim ona tutunabilmem için onun benden başka bir dayanağı olmalı.
*
Açık korku insana adam öldürtür, gizlisi uslu uslu oturtur.
*
“Bir yerleri olması kötüydü. sonra insan kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.
*
Kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: Yalnız kalabilmek için.
*
Huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktu.
*
Doğru, hep başkayız. Ayak bastığımız heryer dünyanın merkezi oluyor. Her şey bizim çevremizde dönüyor...
*
Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. 'İş avutur,' derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak!
*
O bilir.Susulacak zamanı o bilir.
*
-Normal bir insan değil. Korkmuyor musun ondan?
-Hayır, seviyorum. Normal insanlardan korkarım ben.
*
Sevilende bizimle ortak duygular vardır sanırız.
*
Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi!
*
Ayak bastığımız her yer dünyanın merkezi oluyor. Her şey bizim çevremizde dönüyor.

Aylak Adam

Düşler Bir Ses Bulur Bende



bir çocuğun düşüyüm ben büyülü yaz akşamları ben üflerim mızıka söyler sesimiz tutar sokakları
 
 ılık bir ses taşırım yorulmadan sonsuz özlemler büyütürüm yarına ben mızıka çalarım siz onu duymasanız da mızıkamın içindedir yaşam
 
kardeşler ben çalayım siz görün nasıl geçilir kiraz rengi sokaklar soluk soluğa yeni aşklarla yorulmaz yaşlı bir yürek bile gülüşler ona akar da
 
ben mızıka çalmazsam ne özlemleriniz olur ne ayrılıklarınız yalnız bir yıldız gibi boşluğa düşer yaşlı dünyanız

bir çocuğun düşüyüm ben mızıkamın sesi yeryüzüne değer uyurum uyanırım hep aynı şarkı ne sesim eksilir ne umut biter.



Deniz Türküsü

Deniz dediğin bir tarladır
Gülü gül, dikeni diken, tohumu tohum
Toprak gibi verimli, toprak gibi cömert
Betine bereketine kurban olduğum

Deniz dediğin bir tarladır
Uçsuz bucaksız bir tarla
Göbeği insanlarla kesilmiş
Çilesi insanlarla

Deniz dediğin bir tarladır
Sözü pek, eli ağır
Dost gibi güldürür insanı
Dost gibi ağlatır.

Deniz dediğin bir tarladır
Anadır, babadır, kardeştir
İnsan eline hasret
İnsan eli değer değmez ürperir
Binbir yerinden çatlar sevincinden
Nesi var, nesi yok çıkarır verir,
İnsan eli değmemiş denizlere bir damla alınteri
Bulutlar dolusu rahmetten mübarektir.

Deniz dediğin bir tarladır
Bulutlar, güneşler dibindedir
Gecelere gündüzler dibindedir
Yıldızlar mevsimler dibindedir

Zifiri karanlık güller açılır dibinde
Bağlar, bahçeler kat kat, katmer katmer, deste deste
Bağlar, bahçeler zifir karanlık güller
İnsan eline hasret beklemekte.

Deniz dediğin bir tarladır
Kapılar açılır içinde kapılar
Bitip tükenmeyen bereket kapıları
Balıklar akıp gider bölük bölük tabur tabur
Alı al moru mor sarısı sarı.

Deniz dediğin bir tarladır
Üstünde başı boş rüzgâr
Gönlünce at oynatır
Üstünde bir avuç tuzlu köpük
İçinde milyonlarca yürek
Milyonlarca öpücük
Bir insan eli arar konacak
Bir insan eli muhkem, sıcak

Hey benim
Boydan boya cömert denizlerle çevrili
Güzel memleketim
Bu yaz tenha denizlerinde yıkandım
İnsan eli değmemiş ormanlar gibi vahşi
Dağ başında unutulmuş küçük kundaklar gibi yetim.

Jehan Barbur -Kendine Zaman Ver

Uzun süre koşunca unutulur boşluklar
Bir an bile durunca hatırlanır yokluklar

Bir durup dinlenme zamanı bu yaz
Oturup düşünme anları bu sabah

Bir düşün kendinle nerede en son
Yürüdün içinde huzurun şehrinde

Davranışlarınız taklit, düşünceleriniz satılık, değerleriniz emanet olmasın..


Tavrınız olsun..
Tarzınız olsun..Hedefiniz olsun..
Çizginiz olsun..
Presipleriniz olsun..Farkınız olsun..
Sınırlarınız olsun..
Velhasıl kelam her şeyiniz size has;
nev-i şahsına münhasır olsun..
Davranışlarınız taklit, düşünceleriniz satılık, değerleriniz emanet olmasın..

 Bazı insanlar vardır, çok ama çok özeldirler..

Bazı insanlar vardır, büyü gibidirler, değdikleri hayatı cennete çevirirler.. Aranızda, bilmem ne kadar mesafeler, kilometreler, cümleler, şarkılar geçmiş olursa olsun. Onların varlığı size unuttuğunuz ne varsa hatırlatırlar, sımsıcacıktırlar…

Dışarıdan bakınca çoğu
onlara “zor insansın” der.

Aslında içlerinde başını okşayıp uyutmak isteyeceğiniz küçük bir çocuk saklıdır. Asla size ait değillerdir, ama hep sizinledirler, bilirsiniz, hissedersiniz…Ve bu bazı insanlar, en çok ihtiyaç duyduğunuz anda ortaya çıkarlar, minicik bir hamleyle sizi, yaşadıklarınızı ve hayatı, kısaca her şeyi yoluna koyarlar…

Ayşem Silifke


Kıyamet

Gerçek bir özgürlüğün neye benzeyeceğini hiç düşündün mü? Başkalarının yargılarından ve kendininkilerden kurtulmak.




Whoopi Goldberg



Cehaletle deha arasındaki gerçek fark nedir biliyor musunuz? Dehanın sınırları var cehaletinse hiçbir sınırı yoktur. 

Ben dünüm senin dostun yarındır


Ben dünüm...
Senden sonsuza dek uzaklaştım...
Senden ayrılıyorum ama her zaman seninle olacağım...
Bir zamanlar adım yarındı...
Sonra sana eşlik etmeye başladım ve adıma “Bugün” dendi...
Artık dünüm ve üzerimde senin hiç çıkmayacak izini taşıyorum...
Ben kitabın sayfalarından biriyim...
Benden önce ve benden sonra da pek çok sayfa var...
Solgun görünüyorum, çünkü hiç umudum yok...
Elimdeki tek şey anılarım... Zenginim çünkü bilgilerim var...
Ben dünüm...
Benim yüzüme bakmayı, beni kullanmayı, benden korkmamayı öğren...
Ben senin dostun değilim... Yalnızca seni yargılar ve korkuturum...
Senin dostun yarındır.


Frank Crane



22 Temmuz 2017 Cumartesi

Kültür Antropoloğu ATATÜRK…

Dünya tarihi sadece bir sıfatı Mustafa Kemal’e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK’ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada “kültür antropoloğu” sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir.

            “Kültür Antropoloğu” nedir ne değildir uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya‘da Asar kazıları başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş. Üç gün sonra “gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor diyorki “arkeologlar toplanın”. Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR’ın bir e bir anısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”. Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.

Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince “bana Galip ARCAN’ı çağarın!” der. Galip ARCAN gelince “bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. ”Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz. Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin’e varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”. Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya girmek gibi, dedim “senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun”.

            O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim “herhalde burda iddiayı kazandım”. Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk “Gel Cezmi gel, burda başkomutan sensin. ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın” der. Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım” diyecektir.

            Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.

            Bu arada ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir”. Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.

            Peki, tamam laf iyid e diyorsunuz ki; laflar karın doyurmuyor. Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki” Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.

İlknur KALIPÇI

Yeşil Gece


"Bir bilgiye göre Türkiye Devleti'nin kurucusu Atatürk, beğendiği bir roman yazarı olan Reşat Nuri Güntekin'e 1925 yılında şöyle der: 

"İrtica, yobazlık ve şeriat bağnazlığı, dinsel düşüncenin siyasal düşünceye dönüşmesidir. Kökleri bilimsel bilgi ve bilimsel düşünce olan laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin en tehlikeli düşmanı, siyasal düşünceye dönüşen irtica, yobazlık ve şeriat bağnazlığıdır. Siyasal düşünceye dönüşen, bilimsel bilgi ve bilimsel düşünce karşıtı olan irticayı, yobazlığı ve şeriat bağnazlığını eleştiren bir roman yazmalısınız." 

Yeşil Gece romanının yazılmasının kök düşüncesi budur. "Yeşil Gece" deyimi ya da deyişi; "irticayı, yobazlığı ve şeriat bağnazlığı"nı simgeler..." Metin Erksan ( Cumhuriyet Gazetesi 25.01.2000 )
Kitap Reşat Nuri tarafından Atatürk'ün isteği üzerine yazılmış. Halen piyasada bulmak mümkünmüş. Cehaletimize verilsin. Ne kitabın bu özelliğini ne öyküsünü hiç duymamıştık. İlk fırsatta okumayı düşündüğümüz bu kitabı okurlarımıza da salık veririz. Herhalde bugünü daha iyi anlamamızı sağlayacak. Melih Aşık (Milliyet, 26.01.2000) 


Yumurtanın Sağlığa Faydaları

Protein: Yumurtanın en büyük özelliklerinden biri kırmızı ete oranla çok daha ucuz bir “kaliteli” protein kaynağı olması. 1 orta boy yumurta 5.5 gram protein içeriyor ve bu miktar günlük protein ihtiyacının %11’ini karşılıyor.
Illinois Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre yumurta özellikle sporcularda kas kitlesinin artması ve enerjinin korunması için tüketilebilecek en faydalı besinlerden biri. Aynı araştırma haftada 6 adet yumurta yemenin vücudun enerji üretimini belirgin oranda arttırdığını ortaya koyuyor.
Omega 3: Kalp hastalıkları, kanser, artrit gibi kronik hastalıklara yakalanma riskini düşüren omega3 yağ asitleri genel sağlığımızı korumak için kritik öneme sahiptir ancak vücudumuz tarafından üretilmez.
Eksikliğinde halsizlik, hafıza zayıflığı, cilt kuruluğu, kalp hastalıkları ve kan dolaşımının zayıflaması gibi sorunlara neden olan omega 3 yumurtada önemli oranda bulunmaktadır. 1 orta boy yumurta (omega 3 ile zenginleştirilmemiş normal yumurta) 32.6 mg omega 3 yağ asidi içerir.
B Vitamini: Kasların ve kalbin normal fonksiyonunu devam ettirmesi için önemli olan B1 ve B2 vitaminleri, sinir ve sindirim sistemleri tarafından kullanılan B3 vitamini, normal bir büyüme ve gelişim için gerekli olan B5 ve B12 vitaminleri, gıdalar yoluyla alınan proteinin vücut tarafından işlenmesinde kullanılan ve bağışıklık sistemi için gerekli olan B6 vitamini, hormon üretiminde kullanılan B7 vitamini ve hücrelerin DNA üretiminde kulanılanB7 vitamini, yani tüm B vitaminleri yumurtada bulunmaktadır. B kompleks vitaminlerini yetersiz olarak almak böbrek hastalıkları, tip 2 diyabet, katarakt, kalp hastalıkları, meme kanseri, kolon kanseri, pankreas kanseri gibi son derece ciddi hastalıklara yakalanma riskini arttırmaktadır. Yumurtayı özellikle B7 ve B12 vitaminleri için tüketebilirsiniz.
Kolin: Yumurta, B kompleks vitaminlerinden biri olan ve vücudun normal fonksiyonlarını yerine getirmesi için oldukça önemli bir bileşen olan “kolin” bakımından en zengin gıdalardan arasında yer almaktadır.
Yetişkin erkekler için 550mg, kadınlar içinse 450mg günlük kolin alınması önerilmekle birlikte ortalama bir diyette genellikle bu rakamın altında kalınmaktadır.
Hücre yapısının korunması, sinir hücreleri arasında iletişimin korunması, yağların kan yoluyla karaciğere taşınması gibi önemli fonksiyonları olan kolinin eksikliğinde damar tıkanıklığı, karaciğer hastalıkları ve nörolojik hastalıkların riski artmaktadır. 1 adet büyük boy yumurta ortalama 80-100mg kolin içerir.
Selenyum: Selenyum minerali yeterli miktarda alınmadığında hipotrioid, halsizlik, zihin zayıflığı gibi sorunlar görülebilir.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) günlük selenyum tüketimini 70mcg (mikrogram) olarak önermektedir. 1 orta boy yumurtanın yaklaşık 14 mcg selenyum içerdiği göz önüne alındığında 1 adet yumurtanın günlük selenyum ihtiyacının %20’sini karşıladığı söylenebilir.
Yüksek Tansiyon: Son yapılan araştırmalarda yumurta akında bulunan “peptit” adlı bileşenin yüksek kan basıncının düşürülmesinde etkili olduğu sonucu elde edilmiştir.
Proteinin yapı taşlarından biri olan peptit “anjiyotensin-çevirici enzim (ACE)” olarak bilinen ve yüksek tansiyonun başlıca nedeni olan enzimin üretimini baskılıyor.
D Vitamini: Uzun dönemli eksikliğinde çocuklarda astım, yetişkinlerde bilişsel zayıflama, kanser, kalp ve damar hastalıkları riskini attıran D vitamini için en iyi kaynak güneş ışınlarıdır.
Uzmanlar günde 10-15 dakika güneşe çıkmanın D vitamini eksikliğini önleyeceğini belirtiyorlar. Ancak az güneş alan bir iklimdeyseniz ve D vitamini takviyesi kullanmak istemiyorsanız D vitamini içeren gıdaları daha çok tüketmeniz gerekebilir.
Yumurta, D vitamini içeren nadir gıdalardan biridir ve 1 orta boy yumurta günlük D vitamini ihtiyacının %4’ünü karşılar.
D vitamini içeren diğer bazı gıdalar ise şöyle; balık, balık ciğeri, istiridye, şarküteri ürünleri ve mantar çeşitleri.

iyigelenyiyecekler.com

Bilim, Yapay ‘Organizmalar’ Üretmek İçin Büyük Bir Adım Daha Attı!


Disiplinler arası uzun süren çalışmalar sonucunda ulaşılmak istenen nihai hedefe doğru en büyük adım atıldı: Büyük DNA yığınlarını programlamak için yeni bir yol keşfedildi.
Hiç şüphesiz “organik” bilgisayarlar oluşturmak bilim dünyasının en büyük hedeflerinden. Söz konusu bilgisayarlar denilince aklınıza hemen kutu şeklinde kasalar ve laptoplar gelmesin. Zira bu organizmalar, programladığı işe göre hareket edip hastalıkları iyileştirebilecek. Ancak çok büyük bir engel var: İhtiyacımız olan yaşam formunu verecek kapsamlı genetik değişiklikleri yapmak oldukça zor.

Araştırmacılar genomların "geniş uzantıları"nın sentetik DNA ile yeniden yazmanın bir yolunu buldular. Geliştirilen yöntemle salmonella bakterileri yeniden programlanabildi. Nispeten basit ve tek hücreli bir organizmada yapılan deneylerle büyük başarı elde ettiler. Elde edilen programlanmış bakterilerin büyük kısmı gayet sağlıklıydı. Tamamen doğal ortamlarındaki gibi hızlı büyüyüp çeşitlenmeye bile başladılar.


Ancak araştırmanın arkasındaki genetikçiler bunu kapsamlı şekilde uygulamak için henüz çok erken olduğunu söylüyorlar. Nitekim tek hücreli canlıların programlanması, karmaşık yapıdaki canlılardan daha kolay gerçekleşiyor. AYrıca laboratuvar deneylerindeki sonuçlarla, gerçek dünya arasındaki sonuçların birbirine yakın olmaları için uzun yıllar çeşitli deneyler yapılmalıdır.

Basitçe ifade etmek gerekirse, bu keşif genetik mühendisliğinin daha kapsamlı işler yapmasını mümkün kılacak. Genetikçiler, küçük değişiklikler yapmak yerine DNA kesitlerini o kadar büyük oranda yeniden yazdırabilir ki, orijinal ile kıyaslandığında sonuç neredeyse ayırt edilemez olabilir. 

Bir dipnot: Bu keşiflerin sayesinde edinilen bilgi ve teknolojik deneyimler, yapay zeka tabanlı öğrenen makinelerle birleştiğinde, bir gün insan organizmasını bile programlamak mümkün olacak. Gün geçtikçe, kitaplarda okuduğumuz ve filmlerde izlediğimiz bilim kurgu dünyalarına daha çok yaklaşıyoruz.

 Bilim, Yapay 'Organizmalar' Üretmek İçin Büyük Bir Adım Attı - Webtekno


Hoşgörü Üstüne Bir Mektup ...


hiç kimse, kendisini ve başkalarını, hükümdara sadakat ve itaat yahut Tanrı’nın ibadetinde şefkat ve samimiyet mükellefiyeti altına sokamaz.
Siyasî yönetimin işlerini, din işlerinden kesinlikle ayırt etmeyi ve ikisi arasına âdil sınırlar koymayı bütün her şeyin üzerinde zorunlu buluyorum.
Eğer bu yapılmazsa, bir tarafta insan ruhunun çıkarlarıyla ilgilenenler, yahut en azından ilgilendiklerini iddia edenler ile, öte tarafta devleti koruyan, yahut en azından koruduklarını ileri sürenler arasında sürekli ortaya çıkacak olan ihtilâflara son verilemez.
Devlet, bana göre, sadece kendi sivil çıkarlarını tedarik etmek, korumak ve geliştirmek için teşkil edilmiş bir insan toplumudur.
Sözünü ettiğim sivil çıkarlar, hayat, özgürlük, sağlık ve bedenin dinlenmesi; ve para, araziler, evler, eşyalar ve benzeri gibi maddî şeylerin mülkiyetidir.
Hayata ait bu şeylere tam olarak sahip olmak, genelde bütün insanlar, özellikle de uyruklarının her biri için aynı kanunları tarafsız bir şekilde ifa ederek güvence altına almak siyasî yönetimin görevidir.
Eğer herhangi bir kimse, bu şeylerin korunması için teşkil edilmiş kamu adaleti ve eşitliği kanunlarını ihlâl etmeye cüret ederse, onun bu haddini bilmezliğine, yararlandığı ve yararlanması gereken sivil çıkarlardan ve faydalardan mahrum bırakılma, yahut onların azaltılmasından ibaret olan cezalandırılma korkusu tarafından engel olunması gerekmektedir. Ama hiç kimsenin kendisini, çıkarlarının bir kısmından, özgürlüğünden yahut hayatından birazcık mahrum bırakmakla cezalandırıp, bilerek ve isteyerek ıstırap çekmeyi düşünmemesi yüzünden, yönetim, diğer insanların haklarını ihlâl edenleri cezalandırmak için, bütün uyruklarının kuvveti ve cebriyle silahlandırılmıştır.

Şimdi; yönetimin bütün yargılama yetkisinin, sadece bu sivil konuları kapsadığını; bütün bu sivil güç, hak ve hâkimiyetin, yalnızca bu şeylerin gelişmesini teşvik etme kaygısıyla sınırlandırıldığı ve bu kanıya hasredildiğini; ve onun, herhangi bir şekilde, ne ruhların selâmeti için genişletilebileceğini ne de genişletilmesi gerektiğini, aşağıdaki şu fikirler, bana aşikâr biçimde ispat eder gibi görünmektedir.
Birincisi, ruhların iyiliği sivil-siyasî yönetime diğer insanlara emanet edildiğinden daha fazla emanet edilemez. Tanrı tarafından ona emanet edilmediği için edilemez; çünkü, Tanrı, hiç kimseye bir başkasını kendi dinine zorlamaya yönelik açık bir otorite vermemiştir.
Ve böyle bir güç, insanların rızasıyla yönetime de verilemez, çünkü hiç kimse, iradesini, hangi inancı veya ibadeti benimseyeceğini ona emredecek başka herhangi birinin (ister hükümdar olsun, ister vatandaş) seçimine öyle körü körüne terk edecek kadar kendi selâmetiyle ilgisini kesemez. Çünkü hiç kimse, istese bile, imanını başkasının emirlerine uyduramaz.
Hakikî dinin bütün hayatı ve gücü, aklın samimî ve tam olarak ikna edilmesine bağlıdır. Beyan ettiğimiz inanç, uyduğumuz zahirî ibadet her ne olursa olsun, birinin doğru, diğerinin Tanrı’yı daha hoşnut kılıcı olduğu konusunda aklımızda herhangi bir şüphe varsa, böyle bir beyan ve böyle bir uygulama, bir ilerleme değil, selâmetimiz için gerçekten büyük engel oluşturur.

 Kaynak...Hoşgörü Üstüne Bir Mektup John Locke - Özgür Toplumun Değerleri


Gölgeler Toplumu

Gün gelir her şeyini yitirir insan
En sonra da gölgesini
Ama şu kara kalabalık
Daha ölmeden yitirmiş gölgesini.
Bundan bile kötüsü var,
İşte yaşadığımız bu dönem,
Yitirmiş insanlarını gölgeler,
Olmayan insanların gölgeleri var.
Üstelik bilmiyorlar insan olduklarını,
İnsanlarını yitirmişler de haberleri yok,
Dolaşıyor yerlerde gölgeler,
Hem de insan sanıyorlar kendilerini...


Kuyara ile Adako

Bütün çağların trajedisi bu, Ku-ya-ra; 'Kumda yatma rahatlığı.' A-da-ko: 'Ağaç dalı kompleksi.' Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya Adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben 'ağaç dalı kompleksi' diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako'yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.

Aylak Adam


20 Temmuz 2017 Perşembe

Ölümsüz olsaydık, birbirimize değer vermezdik.

“Ölüm hayatta birçok şeye anlam katıyor. Ölümsüz olsaydık, birbirimize değer vermezdik” 



HUZUR İÇİNDE UYU Harun Kolçak


17 Temmuz 2017 Pazartesi

Bu Memleket Bizim - Yarın



birşeyler olacak yarın duruşundan belli kırdaki atların bulutların koşuşundan belli kazışından köstebeklerin toprağı karıncaların telâşından belli birşeyler olacak yarın belki bir tomurcuk belki bir ağacın düşen yaprağı belki de bir çocuk pek o kadar göremesek de uzağı kuşların uçuşundan belli birşeyler olacak yarın öbürgünden önemsiz yarından önemli

14 Temmuz 2017 Cuma

Wifı Şifresi


Sahilde güzel bir kafe. Hoşuma gitti oturdum. Garson geldi  "Wifi varmı" dedim " Evet var efendim " dedi. " Şifreyi söylermisiniz dedim"  "Atatürk'ün doğum ve ölüm tarihi dedi. "Neden 18811938 demediniz" dedim. "Bilmeyenlere vermiyoruz efendim dedi.


12 Temmuz 2017 Çarşamba

‘Belki bir arkadaştı’ diyecekler başka taç istemem Bu bana yeter...

 Doğum Günün Kutlu Olsun Pablo Neruda...

Ne kitaplar beni ağulasın diye yazdım
Ne de zambak peşinde koşan;
Acemi çaylaklar için’/ ayı ve suyu dinleyin
Basit kişileri için yazdım:
Düzen isteyen, emek ve şarap isteyen
Basit halklar için
Halk için yazdım,
Şiirimi köylü gözlerle okumayan.
Yaşantımı zehir zıkkım eden hava
Başını kaldıracak basit emekçi

Ve taşlarla döğüşen madenci gülümseyecek
Balıkçı
Ve elleri tutuşacak
Ve biraz yıkanınca
Kokulu sabunlar içindeki çarkçı
Bakacaklar şiirime
‘Belki bir arkadaştı’ diyecekler başka taç istemem
Bu bana yeter...


Bugünlerde ben iyi gibiyim yorgun gri kaideler arasında hüzünlü bir yeşilim...


Yorgunum;Çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var...
*
Üstelik günlüğü yoktur hüznün
hiçbir zaman da tutulmayacaktır
Serüvenlerin yorgun yeniği
elleri titreyen yaşlı bir kadındır hüzün
ya da hasta bir tanıdıktır ancak
hepsi o kadar
Unutma




Bir kadının güzelliği yüzündeki benlerden değil, içinde sakladığı ruhundan okunur.


Dikkat çekici pozlar vermek istiyorsanız, yanınıza bilgelik ve tevazuyu alarak yürüyün.. Asla cahilce ve gururla yürümeyin..

İnsanların da tıpkı elimizin altındaki eşyalar gibi, hatta onlardan çok daha fazla onarılmaya, yenilenmeye, bakım görmeye, gözden geçirilmeye gereksinimleri vardır.. Hiçbir insanı eskidi, bozuldu, işe yaramıyor diye gözden çıkarma hakkınız yoktur..

Hatırlayın, bir yardım eline ihtiyaç duyarsanız, kendi omzunuzdan kolunuza doğru göz gezdirin, dirseğinize ve bileğinize varın, işte orada ikinci elinizi, yani yardım elini bulacaksınız..


Çekici dudaklara sahip olmak istiyorsanız, dudağınıza tatlı sözden başkasını dokundurmayın..

Güzel gözleriniz olmasını istiyorsanız, güzel insanlarla göz göze gelin, gerçek dostlar edinip sık sık görüşün..

Alımlı saçlara sahip olmak istiyorsanız, çocuğunuzun günde en az bir kere saçlarınızı okşamasına izin verin..

Yaşlandıkça, iki elinizin olduğunu, birinin kendinize, diğerinin de başkalarına yardım etmek üzere yanınızda hazır beklediğini fark edeceksiniz.. Bir kadının güzelliği giydiği elbisede, beden ölçülerinde ya da saç tarayış stilinde değildir..

Bir kadının güzelliği gözlerinden okunmalıdır.. Çünkü gözler, kalbe, yani aşkın yaşadığı ülkeye giden kapıdır..