30 Haziran 2017 Cuma

Anayurt Oteli



 Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.

"Ne oldu? Yapmayı unuttuğu bir şeyi mi anımsadı birden? Ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu olağanüstü yaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı giderayak? Yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu?"
*
Bakır küllük oradaydı; yatağa uzanıp kadının bitmeden söndürdüğü sigaralardan birini içmişti. Daha bekliyor
muydu? En kötüsü kafasındaki tutarsızlıktı. Bu akşam
dışarıya çıkıncaya değin kaç kere karar değiştirmişti.
*
Bir arabanın gürültüsü uzaklaşırken duyduğu ayak sesleri kapının önünde kesildi. Koltuğa tutunup doğruldu. Giren yoktu. Kapıya koşup dışarıya baktı. Sağda, ileride başı örtülü bir kadın gidiyordu. Kıvırcık saçlı bir genç geçti kaldırımdan başını çevirmeden. Gelmeyecekti anlaşılan. Ne bekliyordu bu kadından, ya da bir kadından? Yüksek sesle 'Canı cehenneme' dedi.
*
Beş gündür, özellikle bugün olanaklarda bir azalma olmamış mıydı?

Kaçmayacaktı. Durumunu başkalarının yargısına bırakmayacaktı.
Başka olanaklar da vardı elbet.
*
Garson soyulmuş, dilimlenmiş portakallarla şişini
getirdi. Gözleri çakırdı bunun; elleri esmer değildi. 'Esmer
elliler iyi yüreklidir, der bir arkadaşım.
*
Tırnak çakısı oradaydı.
Bir portakal kabuğuna ya da balgama basmıştı anlaşılan,
ayağı kaydı; düşerken duvara sürtündü , elini yere dayayıp
doğruldu. Gelip geçenlerden kimse gülmedi. Onu görmüyorlardı
mıydı yoksa?
*
"... Ne ölüyüm ne sağım."
Aşevinin yanındaki kahvenin radyosunda kalın sesli bir
erkeğin bağıra bağıra söylediği, çoğu sözleri pek anlaşılmayan
bir türküdendi bu.
*
Önemli olan insanın edimleriydi. Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm.
*
Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi.
*
"İstasyon alanından otele çıkan sokağın başında bir çam ağacının gövdesine tenekeden kesilmiş, koyu yeşil üstüne ak harflerle OTEL yazılmış ok biçimi bir gösterge çakılı, ama yıllar sonra çivilerden biri çürüyüp kopunca okun ucu aşağıya dönmüş toprağı gösteriyor, otelin yeraltında olduğu sanısını veriyor insana."
*
Kadın gülüyor. Korkunç bir öfke kabarıyor içinde. Üstüne yürüyor, ama kadın artık yok. Çevresinde kendi halinde insanlar var. Kokuyu duymuyorlar mı? Oysa çatlayacak. Ya bu dondurucu soğuk?
*
Oda bozulmuştu ; kadın gelmezdi artık.
*
İstemeden kirleniyor insan.
*
Kapının üstündeki kemerde koyu yeşil üstüne ak yazılı büyük teneke levha: Anayurt Oteli. (Düşman elindeyken belirli bir direnme gostermemiş kasaba ya da kentlerde kurtuluşun ilk yıllarındaki utançlı yurtseverlik coşkusunun etkisi belki.)
*
İki çeşit içen vardır.Biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer.Birde şu çevrendekilere bak.Bunlar neden içiyorlar? Toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için.Çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için.Dışarıda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır.Sokakta hiç gülmemek için burda gülerler.Böylesi az içer.Ya ben? İçiyorum da kurtulabiliyor muyum? Belki yalnız baş ağrısından...


Bob Marley - Redemption Song



Emancipate yourselves from mental slavery;
Kurtarın kendinizi zihinsel kölelikten;
None but ourselves can free our minds.
Kendimizden başka kimse özgür kılmaz aklımızı. 


 

29 Haziran 2017 Perşembe

Ana Öğüdü




Anısına...
Çiçekleri ezme yavrum Çiçekler bir yüreğe benzer Çiçek ezen, insan ezer. Sakın sen kuş vurma yavrum En engin bir kardeşlikte Uçar kuşlar gökyüzünde. Tüfekle oynama yavrum Şakacığı bile çirkin Bir canlıyı öldürmenin. Gel bir çiçek ol sen yavrum Kendi ülkenin renginde Şu yeryüzü demetinde.









Ucu kırık kalemleri sırf bu yüzden saklarsınız

Bazen hiç tanımadığımız bir insanı; onun sizden uzakta geçen zamanını belirleyen kişi olduğunuzu fark edersiniz Bu aslında sanatın ve bir yumak haline gelmiş sorunlarınızın neticesidir İçe dönük hayatınızın ve uslanmaz dilinizin size kazandırdığı parlak tecrübe Bu insanlar kalbinize ulaşacakları her cereyanı ağır hasta olarak yanlarında taşırlar Tapınılacak yalnızlıklarına ortak bulmuşlardır Bir fotoğraf ya da bir şiirle yaşarlar. İşin en kötü tarafı acıyarak ya da acıtarak sevmeyi öğrendiklerinden dikkat ve zekaküpüdürler Onlara dokunmayı,teselli verici birkaç sözcüğü bulana dek duygular aşk noktasına doğru atak yapar Gördüklerine sahip olmayı arzulayan çırpınışları sessiz yanıtlar olarak karşılarsınız Bazen cesaret verici olaylar olur Kuru teşekkürünüzden daha fazlasını katarsınız sözcüklere Bir başkasının kalbini dolduran heyecanlara açık kapı bırakırsınız Ama bu sizi çocuksu talebinizden başka bir şey değildir Karşılaşmak Hayat boyu taşıyacağınız yeni bir işaret bulduğunuzu sanmak O zaman işler karmakarışık olur Görüldüğü kadar kolay değildir içinizdeki kırgınlığı bağışlamak "Yapmamalıydım" dersiniz Perdeleri açmamalıydım Bazı yolculuklara dönüşler düşünülmeden çıkılır O bazı yolculuklara her gün çıkarsınız Tanrının yabancılıkla ödüllendirdiği çocukluğunuzla yan yana yürürsünüz Çimenlere iliştirilmiş yazıyı dikkatle okursunuz “Çiçek Dalında Güzeldir” Bazen hiçbir şey olmaz Kimse yaralarıyla inleyen şiiri görmez Sesi olmayan bir kapının kapandığını fark edersiniz Umursamazlığınızı bir jilet gibi yanınızda taşırsınız İkon tarzı duruşunuz ve sertliğiniz konuşulur Başkalarının cesaretini kıran tarzınız, tanımadığınız insanların düşlerine gömülür Size ellerindeki adresler ve şiirlerle ulaşamazlar En başından kaybettiklerini düşünürler Gerçeğiniz karşısında yalancı ve çocukturlar Bazen dostluk ya da aşk yerin savaşla tanışırsınız Onlar kalplerini, zekalarıyla donattıkları bir savaş alanına dönüştürürler Birdenbire kendinizi gardınızı almış bulursunuz İki kişilik savaşın nasıl ve hangi nedenlerle başladığı bilinmez Güçlü kadın imajından kuşkulanırsınız Böyle durumlarda saçma da olsa bir nedene ihtiyacınız vardır En yakın dostunuz kahvesini yudumlarken bu nedeni söyleyiverir Sinirden yeni silahlar, yeni ve ağır karşılıklar bulmak için harekete geçersiniz Oyuna gelirsiniz Kaybetmeye alışık olduğunuzu unutursunuz Nefretten doğacak aşkı beklersiniz Nefret büyür aşk onun gerisinde kalır Bazen göz yaşlarınıza değen birini bulursunuz Silik bir anıdan içinizi saran hayaller yaratırlar Kaybolmalarından, yiyecekleri darbelerin onları sıradanlaştırmasından korkarsınız Başlayamamaktan ya da bitirememekten, gülümserken sakladıklarınızdan, elinizde kalanların boşluğundan, yeri doldurulamaz vedalardan çekinirsiniz Yine de parlak tecrübelerinizi unutup derinlere dalacak cesareti ve deliliği yakalarsınız Ucu kırık kalemleri sırf bu yüzden saklarsınız...Umay Umay 


Penrose merdiveni

Penrose merdiveni veya imkansız merdiven, Lionel Penrose ve oğlu Roger Penrose tarafından oluşturulan imkansız bir nesnedir. Penrose üçgeni'nin merdiven şeklindeki varyasyonu kabul edilir. Bu yanılsamada 90 derecelik dönüşlerle yükselen (veya alçalan) bir merdiven 2 boyutlu olarak tasvir edilmiştir. Bir kişinin bu merdivenleri çıktığı hayal edildiğinde sonuçta herhangi bir yükselme ya da alçalma olmadığı hep başladığı yere döndüğü sonsuza kadar devam eden bir döngü ortaya çıkmaktadır. Üç boyutlu uzayda açıkca imkansız olan bu merdivene Penrose merdiveni denir.


Kitaplarda Aşk Nasıl ele alınmış?


Kerem ile Aslı
(Yazgı olarak aşk)
Her aşk yanmakla başlar; Kerem ile Aslı'nınki yanarak tükenmekle bitiyor. Atasözlerine bile konu olan, külleri birbirine karışan bu iki âşığın destanından beri artık "Kerem derdi, Aslı derdi, dil derdi" vardır. Kerem, Ermeni keşişin güzel kızının peşinde dağları aşar. Aslı, Kerem'in küllerini toplarken saçları tutuşunca yanar. Halk edebiyatının "Leylâ ile Mecnun"u da sayılabilecek bu hikâye, hem maddî hem mistik aşkın, yeri gelince de ‘din aşkı çatışması'nın göz alıcı bir örneğidir. Kerem'i, aşkı kader olarak gördüğü için severiz. Âşık öznenin derin iç çatışması bir yana, Kerem ile Aslı'dan öğrendiğimiz değişmez bir gerçek daha var: Trajik olan aslında tek taraflı aşk değil; ‘engellenmiş' karşılıklı aşktır.

Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar
(Bir İstanbul masalı olarak aşk)
Huzur, edebî niteliğiyle olduğu kadar en güzel İstanbul masalı olduğu için de âşıklar için vazgeçilmez. Mümtaz'ın Nuran'a karşı hissettiği şey, tutkulu bir aşkın ötesinde, bir dönem İstanbul'una, neredeyse ‘Boğaziçi medeniyeti'ne açılan bir penceredir. Mümtaz, ‘bir yığın imkân arasından Nuran'ı' seçmiş ve bu hikaye Tanpınar'ın üslubuyla ölümsüzleşmiştir. Huzur, defalarca dönülmesi gereken bir başyapıt.

Sevgili Milena – Franz Kafka
(Kurtarıcı olarak aşk)
Kafka ile Milena'nın soylu aşkı da başka bazı büyük aşklar gibi sadece mektuplarda kaldı. "Senin" diye imzaladığı mektuplarında şöyle diyordu Kafka: "Adımı da yitirdim! Küçüle küçüle ‘Senin' kaldı yalnız." Bu aşkta kurtarıcı Milena'dır: "Karşındakini yalnız varlığınla kurtarabilirsin, başka hiçbir şeyin yararı yoktur." İşte aşk, bazen kurtarıcı oluyor. Edebiyat tarihinin bu en sarsıcı aşk mektuplarını, özellikle Adalet Cimcoz'un çevirisinden okumalısınız.

Genç Werther'in Acıları – Johann Wolfgang von Goethe
(Yıkım olarak aşk)
Tutkulu aşkın görkemli klasiği Genç Werther'in Acıları yazıldıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. (Werther'i okuduktan sonra intihar etmek istemeyen âşık var mı?) Bu yapıtı, sadece platonik bir aşk hikâyesine indirgemek hata olur. Yine de, ortada böylesine bir aşk varsa, sanatsal bütünlüğün ikinci planda kalması kaçınılmaz oluyor. Parmağı dikkatsizlikle Lotte'nin parmağına değdiğinde bile bundan derin anlamlar çıkaran Werther! Sonsuza dek üzgün genç âşıkların hüzünlü sembolü olarak kalacak…

Beyaz Geceler – Fyodor Dostoyevski
(Teselli olarak aşk)
İyimser aşkın el kitabı… Sonunda kavuşmak olmasa da her aşk kendince bir mutluluk değil mi? Kahramanımızın sevgili Nastenka'ya duyduğu aşkta, topu topu dört gecenin hatırası vardır. Ama bu yeterlidir işte… Dostoyevski'nin romanı bitirirken söylediği gibi, "Bir anlık mutluluk! Koca bir insan ömrü içinde bu kadarı bile yetmez mi!"

Anna Karenina – Lev Tolstoy
(Bedel olarak aşk)
Anna'nın aşkı hangisidir? "Köleleştirici aşk" mı, "adayıcı aşk" mı? Yoksa Anna Karenina, aşkta engel ne kadar büyükse aşkın da o kadar büyük olduğunun apaçık bir kanıtı olarak mı okunmalı? Ne denirse densin, bu büyük klasikte, aşka ilişkin bütün çağrışımlar bir aradadır: Özgürlük, tekdüzeliği kırmak, ikilemler ve sonunda ölüm… Aşkın iki kişilik olmadığı kesindir. Tolstoy'un açıkça gösterdiği şey, Adorno'nun söylediğidir biraz da: "Aşk da toplumsal olarak dolayımlanır." Anna, aşkının bedelini ödemiştir. Şunu unutmamak gerek: Tutkunun peşinden gitmek, ancak bedeli ölüm olunca, kitlelerin gözünde temize çıkabiliyor.

Aylak Adam – Yusuf Atılgan
(İhtimal olarak aşk)
‘Aşk romanı' deyince akla sadece somut bir aşk hikâyesinin anlatıldığı bir metin geliyorsa, Aylak Adam, aşk romanı değildir. Ama ilk cümleleri okuduğumuzda ürpeririz: "Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi." C.'nin peşinden gittiği şey, bir aşktan öte, aşksız olmayan bir dünyadır. Bunun kendince yollarını bile bulur. Ama olmaz. Romanın sonunda dendiği gibi; "Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı." Aylak Adam, aşkın -ya da aşksızlığın- yürek burkan hikâyesidir. Peki, aylaklık ile aşk arasında sırlı bir bağ var mıdır? Evet, vardır!

Kızıl ile Kara – Stendhal
(Tükeniş olarak aşk)
Büyük bir aşk romanı, aslında tam da aşk romanı olmayan yapıttır; tıpkı "Kızıl ile Kara" gibi. Genç Julien Sorel'in ruhundaki çalkantılarla dönemin Fransa'sındaki çalkantıları bir arada okuruz. Stendhal'ın Don Juan'dan bol bol alıntı yaptığı romanına koyduğu epigraf çarpıcıdır: "Gerçek, şu acı gerçek." Satırlar boyunca Julien'e bazen acır, bazen kızarız. Büyük aşkların sadece hayatta birer kazadan ibaret olduğunu kabul etmediği için severiz de onu. Ancak Madam de Renal'a karşı beslenecek tek duygu, saygıdır. Aşk, iki sevgiliyi de tüketir. Hilmi Yavuz'un bir dizesiydi: "julien ne söyledi madam renal'a". İşte bu dizenin arkasında çok şey yatıyor.

Venedik'te Ölüm – Thomas Mann
(Bir ölüm türü olarak aşk)
Yan yana gelmesi tehlikeli, fakat kaçınılmaz üç sözcük: Aşk, sanat, ölüm… Thomas Mann, aşkın yazgısını bu sözcükler üzerinden kurcalıyor. Ünlü yazar Aschenbach'ın olağanüstü güzel Tadzio'ya duyduğu derin aşk, sanatçının çıkmazı ve hüzünlü bir ölüm… "Motus animi cotinuus"u (ruhun daimi hareketi) daha iyi anlamak için bir yol açıcı kitap…

Dîvân-ı Kebîr – Mevlâna Celâleddin Rûmî
(Âb-ı hayat olarak aşk)
"Ben ol da bil aşkı" demişti Mevlânâ. Nerededir aşk? Bir magma gibi taşıp durduğu Divân-ı Kebîr'dedir: "Âşık dediğin de benim gibi olmalı! Öyle mest, öyle kendinden geçmiş olmalı ki, ne halkla uzlaşmalı, ne de kendisine bir hayrı dokunmalı! / Aşk âb-ı hayattır; seni ölümden kurtarır! Kendisini tamamıyla aşka veren kişi ne mutlu kişidir!"

Aşk-ı Memnû – Halid Ziya Uşaklıgil
(Yasak aşk)
Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnû'su, tam da yasak olan bir kıvılcımla yaktığı için belki de, Türk edebiyatının en trajik aşk romanı olma vasfını hâlâ koruyor. Romanın trajik öğesi, trajik sonuna da sebep olan, iç içe geçmiş diğer aşklarla çevrili "yasak olan aşk"tır, yani Bihter'in Behlül'e "yeni, imkânsız ve tehlikeli" olana aşkıdır. Edebiyat tarihi, yasak aşkları hep aynı sona mahkum etti: Nasıl ne Bovary, ne Anna kurtulamadıysa nihayet yasak aşkın pençesinde yanmaktan, Türk edebiyatında kadının keşfedildiği ilk eser sayılabilecek Aşk-ı Memnû'nun Bihter'i de bu trajik sondan kurtulamayacaktır. Ve nasıl tam da bu sebepten Anna Karenina Rus edebiyatının, Madame Bovary Fransız edebiyatının mihenk taşı olmayı sürdürüyorsa, Aşk-ı Memnû da Türk edebiyatı için ateşin bulunduğu nokta olacaktır. Aşkın şöyle tanımlandığı bir roman: "Kalplerimizde bazı illetler vardır ki, vücudun tamamıyla ensicesine hulûl ettikten sonra keşfolunamayan hâfî emrâza mahsus bir nüfuz hıyanetiyle kendisini göstermeden, tahriplerini haber vermeden, derûnî bir yangın dumansızlığıyla yanar, yanar; bu bir ateştir ki mahiyetini bilmeyiz; vücudundan haber almayız; o yavaş yavaş vazifesinden emin, devam eder; nihayet bir gün birdenbire, bir hiç, bir dakikalık bir vukuf bize gösterir ki kalbimizde bir yangın var. Nedir? Nereden tevellüt etmiştir? Bu yangın nasıl bir serseri rüzgârın kanatlarıyla düşerek orasını tutuşturmuştur? Bilemeyiz."

Divan – Yunus Emre
(Kılavuz olarak aşk)
Yunus Emre'den bu yana biliyoruz: "devletli nesnedir aşk" ama aynı zamanda "firkatli nesnedir". Aşk gelicek cümle eksikler biter, böyle söyler Yunus. Ona göre, "Aşksız âdem dünyada belli bilin ki yoktur." Mecazî aşktan gerçek aşka geçişte bir kılavuz dur. Âşık olmayan kişiyi taşa benzeten Yunus Emre'nin en çok da şu dizesi: "Bizim sevdiğimiz Hak'tır bu halka göz ü kaş gelir". Tek dize bütün bir aşk yolculuğunu anlatmıyor mu?

Eylül – Mehmed Rauf
(Masumiyet olarak aşk)
Eylül'le anılan bir aşkın gideceği yer tükenişten başka neresidir? Suad ile Necib'in, birbirine ancak alıkonulmuş bir eldiven tekiyle ifşa edebildikleri ‘yasak aşk'ları, masumiyetini belki de ruhların müellifi, kalplerin merhemi musikiye borçluydu. ‘İnsafsız rüzgâr', ‘muannid yağmur' yalnız o güzel yazın ertesindeki ayın değil, onların ruhundaki çöküşün de adıydı. O aşk ki belki bir yangında kavrulursa tamama ererdi. İkisi aynı ateşte yandılar, zaten bir kere yanmışlardı!

Vadideki Zambak – Honore dé Balzac
(Sığınak olarak aşk)
Bir aşk kitapları listesine pekâla Balzac'ın mektupları da alınabilirdi. Ama roman sanatının yüz aklarından Vadideki Zambak'ta adı geçen Félix de Vandenesse, Balzac'tan; Henriette de Mortsauf da Balzac'ın hayatında önemli yeri olan Madame de Berny'den başkası değildir zaten. Romanda anlatılan, yine ikilemler içindeki bir kadınla, bütün yıkımları başını onun dizine koyarak gidermek isteyen âşığın hikayesidir. Bir de Balzac, romanın başında evrensel bir ders verir: "Bizi sevdiğinden çok kendisini sevdiğimiz kadının üstünlüğü, sağduyu kurallarını bize her zaman unutturmasıdır." Türkçede Cemal Süreya çevirisi olduğunu da düşününce, Vadideki Zambak'ı okumak şart oluyor.

Ağrıdağı Efsanesi – Yaşar Kemal
(Ağıt olarak aşk)
"Her yıl Ağrıdağı'nda bahar gözünü açtığında, çiçeklerle, keskin kokular, renklerle, bakır rengi toprakla birlikte Ağrıdağı'nın güzel, kederli kara gözlü, iri yapılı, çok uzun, ince parmaklı çobanları da kavallarını alıp Küp gölüne gelirler. Kırmızı kayalıkların dibine, bakır toprağın, bin yıllık baharın üstüne kepeneklerini atıp gölün kıyısına fırdolayı otururlar. Daha gün doğmadan Ağrıdağı' nın harman olmuş yalp yalp yanan yıldızları altında kavallarını bellerinden çıkarıp Ağrıdağı'nın öfkesini çalmağa başlarlar. (… Bu arada, tam gün kavuşurken gölün üstünde kar gibi ak küçücük bir kuş dönmeğe başlar. Gölün üstünde bütün hızıyla uçan kuş göle şimşek gibi çakılırcasına iner, bir kanadını suyun mavisine daldırır kalkar. Böylece üç kere daldırır, sonra da uçup gider, gözden ırar, yiter. Ak kuştan sonra çobanlar da sessiz, birer ikişer oradan ayrılır, karanlığa karışır çekilir giderler." Sonra… Yaşar Kemal, Gülbahar ile Ahmed'in büyük destanını anlatmaya başlar.

Malina – Ingeborg Bachmann
(Dünyaya karşı duruş olarak aşk)
Malina, kuşkusuz bir ‘aşk kitabı' değildir ama belki de aşk kitaplarının en yakıcısıdır. "Parola, Ivan." der Malina, "Ve hep, hep Ivan." Böyle bir aşkın var olduğu dünya, kötü bir dünya olamaz, dersiniz. Ama kötüdür dünya ("Biz, birbirimize götüren yolları bunca zahmetsiz bulabilirken, kentteki kıyım sürüp gidiyor;". Malina'da altı çizilecek o kadar cümle var ki… Geriye bir iç yanması ve çok sigara dumanı kalır. Kitabın yazarı, "Her erkek ve her kadın âşık olabilir mi?" sorusuna, "Hayır," yanıtını vermiştir zira, "olamaz, çünkü aşk, bir sanat yapıtıdır."

Şiirler – Karacaoğlan
(Teklifsiz aşk)
Cemal Süreya yazmıştı: Yâr kavramı en somut ve süzme biçimde Karacaoğlan ile şiirimize girmiştir. Halk şiirinde Erzurumlu Emrah da, başka şairler de var ama Karacaoğlan, aşkın ve Türkçenin bir yakasında yüzyıllardır parlıyor. Kimi zaman "Benim çok ömrümü az eylemesin" diyecek kadar umutsuz, kimi zaman "Herkesi sevdiğine verse Yaradan" dizesindeki kadar naif bir âşık. Galiba Karacaoğlan'ın umutla umutsuzluk arasında salınan aşkını en iyi şu dizeler anlatıyor: "Yaylanın karından beyazdır döşün / Uzanıp üstüne ölesim geldi".
Swann'ın Aşkı – Marcel Proust
(Kayıp zamanın izinde aşk)
"Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır." Belki Proust'un bütün külliyatı ama ille de Swann'ın Aşkı. "Mutlu olan kişi âşık değil demektir," diyen Proust bu cümlesiyle meşrebini de belli eder ve o benzersiz üslubuyla olağanüstü bir yapıt kurar. Sosyete çevrelerine girip çıkarak kendini var etmeye çalışan Swann'ın güzel Odette'e duyduğu aşkın hikâyesi temelde basittir ama yazarın doyumsuz tasvirleriyle sıra dışı bir hal alır. Proust, Gide'e yazdığı bir mektupta ironiyi de elden bırakmaz: "Eğer Swann beni tanısaydı ve benden biraz yararlanabilseydi, Odette'in ona geri dönmesini sağlayabilirdim." Roman kişileriyle yazarın aşka bakışlarındaki farklılıkları çok da önemsememek gerekiyor. Zaten Proust evreninde, aşka en sağlıklı yaklaşım yine bir roman kişisinden, Madam Leroi'dandır: "Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem."

Muhteşem Gatsby – Scott Fitzgerald
(Adanış olarak aşk)
Bir başka ‘ömürlük' aşk hikayesi… 20. yüzyılın ilk yarısında, yapay değerlerin biçimlendirdiği Birleşik Amerika'da geçen roman, ‘Amerikan düşü' ve ‘yükselme' gibi temaların ardında, derinden derine bir aşk hikâyesiyle içimizi ısıtır. Gatsby ölür; sonunda onu ne kadar sevmiş olduğunuzun ayırdına varırız -tıpkı Daisy gibi! Romandan bir de unutulmaz cümle, Can Yücel çevirisiyle: "Hani öyle gelir ya insana; o yaz işte, hayat yeniden başlıyor sandımdı."

Serin Mavi – Behçet Necatigil
(Evcil aşk)
"Ayşe, Huriye, Selma (yaş sırasına göre küçükten büyüğe) !" diye başlar bir mektuba Necatigil. Eşi Huriye Hanım'a, yaşça iki kızının arasında yer vermesi, nazik bir jest değil sadece; mektupların bütünü okunduğunda Necatigil yalınlığı iyice belirir. Serin Mavi, kuşkusuz, Türk edebiyatında bir ‘aile'ye yazılmış en incelikli aşk mektuplarını içeriyor. Necatigil evreninin tüm sözcükleri; ev, aile, gündelik sıkıntılar sımsıcak kılıyor bu mektupları. Ve Serin Mavi boyunca hep o iki dize çınlıyor: "Seni nasıl alabilirim benim tarafa / Uzaksın".

Çağımızın Bir Kahramanı – Lermontov
(Yanılsama olarak aşk)
Bütün kadınları kendine âşık etmekten hoşlanan ama hiçbirini sevmeyen Peçorin'in öyküsü bir ütopya gibi mi görünüyor? Belki öyledir ama "Çağımızın Bir Kahramanı", sadece basit bir "kaçan kovalanır" öyküsü değil; derinlikli bir portredir. Peçorin adlı ‘kahraman' cevaplar vermez; sorular sordurur. Sevilmeden sevmek paradoksunu bu kez tersinden okuruz. Peçorin, kimseyi sevemez ve mutsuzdur. Onun, "Kayadan kayaya atlayan suyun şırıltısını duyunca unutamayacağı tek kadın yoktur." Bu unutulmaz yapıtı okurken insan, Peçorin'in yazgısının ölümcül, kara bir talih mi yoksa çok az kişiye rastlayacak bir şans mı olduğuna bir türlü karar veremiyor.

Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri – Nâzım Hikmet
(Umut olarak aşk)
30 Eylül 1945… "Seni düşünmek güzel şey / ümitli şey / dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey / Fakat artık ümit yetmiyor bana, / ben artık şarkı dinlemek değil / şarkı söylemek istiyorum".

İlk Aşk – Turgenyev
(Hatıra olarak aşk)
Bu güzel ve küçük roman, biraz da adından dolayı listeye girmeyi hak ediyor. Kahramanımızın Zinadia'ya duyduğu hızlı ve tutkulu aşkın sıra dışı öyküsü. Hikâyede her ilk aşk deneyiminin izleri var gibidir. Bir yerde şöyle der kahraman: "Artık sıradan bir delikanlı sayılmazdım; çünkü âşıktım." Kısa serüvenlerin sonunda Zinadia ölür; buruklukla şaşkınlık arası bir duygu eşliğinde kitabı kapatırız. İlk aşktır; incitir, özletir, anısı silinmez.

Kolera Günlerinde Aşk – Gabriel Garcia Marquez
(Ömür boyu aşk)
50 yıl süren bir tutku, aşk mıdır yoksa aşka çok benzeyen bir bağlılık mı? Büyülü gerçekçiliğin ustası Marquez, Kolera Günleri'nde Aşk'ta tam da üslubuna yakışır bir konuyu, yarım yüzyıl süren bir aşkı anlatıyor. Florentino Ariza'nın Fermina Daza'ya olan yenilmez, gözüpek aşkının hikâyesi, aşk yüzünden delirenlerin eksik olmadığı bir coğrafyanın acımtırak kokularını taşıyor. Sonunda ne mi öğreniyoruz? Sadece aşksız değil, aşka rağmen de mutlu olunabileceğini…

Elsa'ya Şiirler – Louis Aragon
(Poetika olarak aşk)
Aragon öleli 25, Elsa öleli 37 yıl oluyor. Genç kuşaklar ikisini de, siyasi mücadelelerinden, romanlarından değil, şiirlerden ve büyük aşklarından tanıyor bugün. Aragon, kendine "Elsa'nın Mecnunu" sıfatını yakıştırmıştı. Unutulmaz şiirlerini Elsa için yazdı. Edebiyat tarihinin en şanslı kadınlarından Elsa da, hep var olmayı istediği tarihte romanlarıyla değil, daha çok konu olduğu şiirlerle anıldı. Şanslıyız ki, Orhan Veli'den İlhan Berk'e kadar iyi çevirmenler bu şiirleri Türkçeye ‘kazandırdı'. En sarsıcısı, Elsa'nın Gözleri şiirinden: "Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de / Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm / Orda bütün ümitsizleri bekleyen ölüm / Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde".

Alemdağ'da Var Bir Yılan – Sait Faik
(İyimserlik olarak aşk)
Türkçenin kuyruklu yıldızı Sait Faik'in kuşkusuz en iyi kitabı. "Kaybettikten sonra bulduğumuz şey. Nedir o bil? Nedir o bil?" diye sorar bir öyküsünde. Onu okurken, hep bir iyimserlik vardır ama yitik bir şeyler olduğu düşüncesi de peşimizi bırakmaz. Kitapla aynı adı taşıyan öykünün şu cümlesi, bir kez okunduğunda unutulmayanlardandır: "Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor."

Doktor Jivago – Boris Pasternak
(Tutku olarak aşk)
Aşk ve devrim yan yana gelince ortaya unutulmaz hikâyeler çıkıyor. Doktor Jivago, bunların en iyilerindendir; hem dönemini enfes betimlediği hem de hastalıklı bir aşkı ustaca anlattığı için. Yuri Jivago edebiyat tarihindeki ‘büyük âşıklar' listesindeki yerini çoktan aldı zaten, ama okursanız, Lara'nın nasıl ustaca çizilmiş bir karakter olduğuna da dikkat edin. Romandan uyarlanmış, izlenmeye değer bir filmin olduğunu da hatırlatalım…

Gizemli Şiirler – Hilmi Yavuz
(Bakış olarak aşk)
Aşkla ‘bakmak' arasındaki gizemli ilişki nedir? Belki Yakın Aşklar şiirindeki: "yakın aşklar! sizi ve gizi / bir kıyıyla öteki / gibi bağlayan nedir?" Belki Eylül şiirindeki: "eylül! daha çocukluğumdan / beri size bakardım ben / bir yazın azalmakta olan / sözcüklerinden nasıl da / ansızın dökülürdünüz / bahçelerle ve kül / dolardı içim… eylül!" Ama en çok da şu şiirdeki: "size bakmanın tarihi! siz / bir gonca kadar kendiliğinden / yazılmış olmalısınız / derin, korkunç ve ergen / kalbim, sevdalara sığmayan kalbim / bir dağı içeriyor geçerken / siz o dağa sanki kış / ve sanki bıldır yağan karsınız / umarsız sözcüklere bulanmış"…

Fransız Teğmenin Kadını – John Fowles
(Bekleyiş olarak aşk)
1969 tarihli roman, yüzeydeki esrarlı aşk hikâyesinin altında felsefî ve toplumsal sorgulamalarla çağdaş bir klasik olarak adlandırılmayı hak ediyor. Her aşk hikayesi, içinde kendi döneminin eleştirisini barındırır ama Fransız Teğmenin Kadını'ndaki kadar ustaca iğnelemelere kolay rastlanmıyor. Bir kadının iç dünyasına nasıl bu kadar soğukkanlılıkla yaklaşılabilir? Bu, John Fowles'un ustalığıdır. Yüzyıl öncesinin İngiltere'sinde bir erkeğin toplumun kurbanı oluşu, bugüne de çok şey söylüyor. Romanın başkişisi Sarah, tıpkı Madam Bovary ya da Lady Chatterley gibi, asla unutulmayacak.

Aramızdaki Şey – Tomris Uyar
(‘Aramızdaki şey' olarak aşk)
Tomris Uyar'dan aşkın ‘aramızdaki şey' durumuna nokta atışı! Uyar'ın başka öyküleri, başka kitapları da var elbette, ama edebiyatımızda aşka çok benzeyen bu ‘şey'i daha iyi anlatan bir öykü yok. Şöyle der anlatıcı, Venedik'te Ölüm filmi seyredilirken: "Onu yakalamak için nedense filmden sana kaydı gözüm. Ellerine, uzun, biçimli parmaklarına, nerdeyse saydam tırnaklarına. İncecik bedenine. Bu dünyayla baş edemeyecek kadar kırılgan olduğunu o an kavradım. Artık filmdeki Tadzio'yu seyredebilirdim… İçimin yandığını belli etmemek için bile-isteye soğuk bir şaka yaptım: ‘Yazarın ve romanın baş kişisinin adları T harfi ile başlıyor diye mi çağrıldım yoksa buraya?'" Tomris Uyar'ın ustalıkla anlattığı ‘şey'i yaşarsak bir gün, o soruyu sorarız: "Sen o şeyi çözebilmiş miydin?"

Soneler – William Shakespeare
(Nimet olarak aşk)
Romeo ve Juliet ya da Othello ile değil de Soneler ile okumalısınız Shakespeare'den aşkı. Entrikalarla, hesap-kitapla kuşatılmış aşkları değil, lirizmle, yalınlıkla beslenen aşkları okumanın tadına böyle varabilirsiniz. Sevgilisine, "Seni bir yaz gününe benzetsem mi" diye seslenen şairdeki aşk çığlığını duyarsınız. Ve kuşkusuz, bulunmaz bir nimettir aşk: "For thy sweet love rememb'red such wealth brings, / That then I scorn to change my state with kings".

Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı – Pablo Neruda
(Umutsuz bir şarkı olarak aşk)
20 unutulmaz aşk şiiri… "Seviyorum susmanı, yokluk gibidir çünkü. / Öyle uzak, acılı, ölüp gitmiş gibi sen. / Yeter o zaman bir söz, bir gülümseyiş bile. / Sevinirim, başka şey yok öyle sevindiren." Neruda'nın aşk sarkacı da inip çıkar, "sonsuz unutuş kırar" insanı. Son söz ümitsizce söylenir: "Ve ellerimde yalnız gölgenin ürperişi. / Âh, uzağa her şeyden. Âh, uzağa her şeyden. / Ey kimsesiz, yollara düşme saati şimdi!"

Belâ Çiçeği – Attilâ İlhan
(İkilem olarak aşk)
Böyle bir listeye Attilâ İlhan'dan kitap seçmek pek kolay değil. Bu kitap ‘Böyle Bir Sevmek' olabileceği gibi, pekâla ‘Ayrılık Sevdaya Dahil' de olabilirdi. Ama Bela Çiçeği'ni seçtik -aşkın o mâlum paradoksunu anlatan ‘Aysel Git Başımdan' şiiri için: "aysel git başımdan ben sana göre değilim / ölümüm birden olacak seziyorum / hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim / aysel git başımdan istemiyorum / benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün / dağıtır gecelerim sarışınlığını / uykularımı uyusan nasıl korkarsın / hiçbir dakikamı yaşayamazsın / aysel git başımdan ben sana göre değilim / benim için kirletme aydınlığını" diye başlayan şiirin sonu yakıcıdır: "aysel git başımdan ben sana göre değilim / ölümüm birden olacak seziyorum / hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim / aysel git başımdan seni seviyorum".

Günlerin Köpüğü – Boris Vian
(Gerçeküstü bir durum olarak aşk)
Tutkulu bir caz dinleyicisi olan Colin, bir gün Chloé (Yunancada ‘taze yeşillik' anlamındadır bu sözcük) ile tanışınca ona şöyle der: "Sizi Duke Ellington mı düzenledi?" Bu naif soru, çağdaş aşk masallarının en güzellerinden olan Günlerin Köpüğü'nde anlatılanın nasıl bir şey olduğu hakkında iyi bir ipucu veriyor. Aslolan iki şey vardır Vian için: Aşk ve New Orleans'ın müziği. Plak, düşsel roman boyunca zihnimizde döner. Mutlu sonla bitmesini delicesine istediğimiz hikâye mutsuzlukla biter. Ama belki de, Colette'in dediği gibi, sonu acı bitse bile her aşk ayrı bir mutluluktur. Ve umulur ki bir gün Boris Vian'ın dediği olur: Sonunda kitleler haksız, bireyler haklı çıkar.

Sevda Sözleri – Cemal Süreya
(Aşk olarak aşk)
"Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti" dizesiyle anlatılabilir Cemal Süreya'nın aşkı: İronik, masum, bazen çaresiz. Sadece adından dolayı değil, Sevda Sözleri, aşkın türlü hallerini şiirin ustalığıyla kesiştirdiği için ayrıcalıklı bir yeri hak ediyor. Gündelik hayatın tam ortasında, Sevda Sözleri'nden iki dize masanıza düşebilir örneğin: "İki çay söylemiştik orda, biri açık / Keşke yalnız bunun için sevseydim seni." Şu dizeler, "Kardeşim olan gözlerini unutmadım" ya da "Aşktın sen gidişinden bildim seni" nasıl unutulur? Ancak bir tanesi var ki, manifestodur: "Yalnız aşkı vardır aşkı olanın".

Düş Kırgınları – Mehmet Eroğlu
(Vazgeçiş olarak aşk)
Ne yazık ki göğsümüzün sol tarafında kalb denilen bir et parçası taşırız ve gün gelir, şu derin ikilemden kaçamayız: Aşk mı, sevgi mi? Çağdaş edebiyatımızda bu sorunu en yüreklice tartışan, Düş Kırgınları'nın başkişisi Kuzey Erkil'dir. Sevgi esnek ve dayanıklıyken, aşk kırılgan mı gerçekten? Yoksa bu da mı bir yanılsama? Kuzey Erkil'in Şafak'a duyduğu iç burkucu aşk kadar, tartıştığı ikilemlerle de okuyanın unutamayacağı bir roman Düş Kırgınları. Aşkın niçin mutluluktan daha büyük, daha görkemli bir şey olduğunu kavramayı kolaylaştırıyor. Aşkın olduğu yerde erdemlerin bir hiç olduğunu anlamayı da… Acı son kaçınılmazsa Kuzey'in dediği geçerlidir: "Sevmek bazen de bırakmaktır."

Şiirler – Rabindranath Tagore
(Kutsayıcı aşk)
"Yüreğim övünçle taşıyor sanki, şarkı söylememi buyurunca sen; yüzüne bakıyorum, yaşlar doluyor gözlerime. / Yaşamımda aykırı, yırtıcı ne varsa eriyip haklı bir düzene çevriliyor; denizin üstünden uçan mutlu bir kuş gibi kanat açıyor tapınışım. / Şarkı söylememden hoşlanıyorsun, biliyorum. Biliyorum, yapayalnız bir şarkıcı gibi çıkıyorum önüne. / Erişmeyi aklımdan bile geçirmediğim ayaklarına şarkımın kanat uçlarıyla dokunuyorum. / Şarkı söylemenin sarhoşluğuyla unutuyorum kendimi, efendim olan sana dostum diyorum." "Kendi ayak izlerini bulacaksın benim şarkılarımda" Alabildiğine mistik, alabildiğine lirik…

Leyla ile Mecnun – Fuzûli
(Destan olarak aşk)
Aşkın sonsözü: Leylâ ile Mecnun. Aşkın ‘saf' hali, edebiyat tarihinde hiçbir zaman, Fuzûlî'nin 1535 tarihli mesnevîsinde olduğu gibi anlatılamadı. Artık her âşık Mecnun'la kıyaslanır, her sevilen biraz Leylâ'dır. "Ya Rab bana cism ü cân gerekmez / Canânsız cihân gerekmez" diyenlerin aşkıdır bu. Mecâzî aşkı yudumlamak vardır, onu aşmak vardır, vefâ ile dünyayı yok saymak vardır bu hikayede. Mecnun, Leylâ'nın kabrini kucaklayıp öldükten sonra, iki âşık, aşk yoluna girip temiz kaldıkları için, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için (oysa ne zordur bu!) cennette buluşurlar. Söz biter.

 kaynak...dersimizedebiyat.net 


26 Haziran 2017 Pazartesi

İnsanca Pek İnsanca



İnancın gerçeği...Gerçek kader hata yapmaz. Kader, insanların hayallerini bulmak için umut ettiği şeylerden oluşur. Fakat o nesnel gerçeklik için gerekli olan şeyler elimizde mevcut değildir. Fikir ayrılıkları burada başlar. Beynindeki inanç ve mutlulukları yakalamak için kadere inanırsın, fakat gerçeği bulmak istiyorsan onu araştırmalısın.

Gelincikler

 
gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda
işi iş kasabanın
su yüzlü çocuğun işi iş
bir de poyraza döndü mü hava
başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından
faytonların turuncu tekerlekleri
yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde
asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider
gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda.

saat onikilerde
postanede mektup yazan adamlara bakar bir semt delisi
durmadan bakar
ki o mektuplar nereye giderse gitsin
öylesine uzundur ki kasaba
gelinciklerden bükülmüş bir ibrişim gibi
gidip gelen mektup zarflarıyla tarif edilebilir ancak
içerinde kar serpintisi
icçerinde bozkır
içlerinde herkesin bir güneyi olan
ve marangozlar upuzun kayıklar yaparlar bunun için
kesersiz, çivisiz, elsiz
sadece ruhlarından
o kayıkları içinde domates doğranan bir akşamüstünde yüzdürürler
canlanır suya değince hemen
bordalarındaki nakışlar
bir derya gülü alıp başını gider.

yeter ki görünsün gelincikler
önce tek tek görünsün sonra topluca
usta bir doğramacı gibi kırmızılar doğrar kasaba
gelincikler indi mi çayırlardan
su bardaklarına, berber dukkanlarına girdi mi
duvarlara sicimle tutturulmuş şişelere
girdi mi bir kere
-aynaları boğacak neredeyse
-taşlıkları basacak sel gibi
o zaman...
tam o zaman
marangozlar mis gibi rakılar içerek kayıklarında
konuştukca binlerce kayık
konuştukca binlerce köpük, binlerce kıyı olurlar
ve nedense bir vapur bizi alıp götürecekmiş gibi bakarız bir-
birimize
unuturuz sonra alıp başını gitmeyi de
yeter ki iki dudak arasına konsun gelincikler
ipince bir ıslığa yerleştirilsin
türküler süzsün tüveylerinden
kahveler eski renklerine boyanır yeniden
biralar çiğ ışıkta bile parlak
yıkanır tertemiz oluncaya kadar yaşamak.

gerçekte bir sevinç, bir mutluluk yok değildir yüreklerimizde
sevgiler umutlar yok değildir
öyleyse neden çabuk küseriz birbirimize
çabuk öfkeleniriz
durup durup böyle hüzünlenmemiz neden
anlamıyoruz da ondan mı yoksa
bir bütün olduğunu mutluluğun
umudun bir bütün olduğunu
seziyor muyuz yalnızca
baktıkca gelincik tarlalarına uzaktan
öyle bir arada güzel
yaşamanın lezzetini
kanımızı tutuşturdukça gün günden
buğusunu saldıkça
bir tütün dumanı gibi yaktıkça genzimizi.


Z Raporu

Birini ya da bir şeyi sevmek, değer vermek, onu her şeyiyle sevmek demektir çoğu zaman. Ne olduğunu, ne olacağını, sınırlarını bilip, hatalarıyla, eksiklikleriyle, yanlışlarıyla ve sebep olduğu üzüntülerle kabul etmek demektir. 
Hiç kıvırmasak mı? Kıvırmadan söyleyelim evet, gerçekten sevmek bir tür çaresizliktir. Bir şeyi gerçekten çok seviyorsan başka çaren yoktur da ondan seviyorsundur.


Yaşlıyım fakat kalbimde sonsuza kadar gençim.



 “I am old but I am forever young at heart. We are always the same age inside. Know that you are the perfect age. Each year is special and precious, you can only live it once. Do not regret growing older, it’s a privilege denied to many!”— actor Richard Gere, age 66.





Yaşlıyım fakat kalbimde sonsuza kadar gençim. Biz her zaman aynı yaştayız. Mükemmel olduğun zamanı biliyorum. Her yıl özel ve kıymetli ama sadece bir kez yaşayabilir. Yaşlı büyümeye pişman olma, birçok kişinin inkar ettiği bir ayrıcalık! ~ Richard Gere

Kayıp Sevda




Bir yandan türkü söyler, Bir yandan yürür ağlıyarak, Sevdası rüzgâr gibi iter Dere boyunca yalnayak. Nilüferler gibi solgun Ophelia! Yanaklarına yapışır saçları. Açılır etekleri suyun yüzünde, Seyrederdi söğüt ağaçları. İnsan kalbi o zamanlar da vardı Daha küçüktü, daha kırmızıydı ama şimdikinden Kopardılar kalbini Ophelia'nin Nilüferler gibi sarardı. Şimdi de kızlar sokaklarda, Minnacık eller, ayaklar, saçlar. Ama nerde onlar, nerde Ophelia Nerde evvel zaman içindeki aşklar. 



Best Opera Songs...

0:00 Bizet - Carmen - Habanera 3:50 Fritz Wunderlich & HEermann Prey - Les pêcheurs de perles - Au fond du temple saint 9:45 Pavarotti - Nessun Dorma 13:03 Die Zauberflöte - Aria (Diana Damrau as Queen of the Night) 16:11 Maria Callas - Madame Butterfly - Vogliatemi bene 23:35 Elena Obratzsova - Il Trovatore - Condotta ell'era in ceppi 28:11 Capella Istropolitana - Una Donna a Quindici Anni 32:01 Jackie Evancho - O Mio Babbino Caro 34:09 Wagner - Ride of the Valkeryies - Furtwangler 39:12 Maria Callas, Norma - Casta Diva - Bellini 46:33 Rossini La Cenerentola Nacqui all'affanno - Cecilia Bartoli 53:33 Anna Moffo - Ah! Je ris de me voir si belle (Jewel Song) 59:09 Franco Corelli - E lucevan le stelle - Tosca 1:02:28 Luciano Pavarotti - Caruso 1:07:47 Luciano Pavarotti - Rigoletto La Dona e mobile 1:10:38 Placido Domingo - Granada 1:14:08 London Symphony Orchestra - Cavalleria Rusticana 1:17:37 Luciano Pavarotti - Celeste Aida 1:21:07 Zurab Sotkilava - Eugene Onegin 1:26:31 Luciano Pavarotti - Che gelida manina 1:30:59 Maria Callas - Mon Coeur S'ouvre A Ta Voix 1:36:11 Xerxes, HWV 40 Recitativo and Aria, Ombra mai fu Largo 1:42:31 Maria Callas - La Traviata 1:51:58 José Carreras - Mattinata 1:54:12 Frederica von Stade sings Cherubino's Voi che sapete 1973 1:58:17 Placido Domingo - Una furtiva lagrima from L'Elisir D'Amore 2:02:50 Papageno-Papagena Duet 2:05:21 Maria Callas - Bel raggio lusinghier - Semiramide 2:11:38 Maria Callas - La mamma morta 2:16:30 Maria Callas Otello - Ave Maria 2:21:04 Jackie Evancho - Nessun Dorma - Superb Correct me if i'm wrong... Enjoy

25 Haziran 2017 Pazar

Günlük Yaşamdan Sanata



-Çöken ROMA İmparatorluğu'nun nedenleri, Helenizm ve Tanrı Mitra inancına kapısını açması, Hıristiyanlığın gelişmesi, yeni kabilelerin göçlerinin kabulü ve vatandaşlaştırılmasıdır. Asiller pagan tanrılarına, askerler Tanrı Mitra'ya, köleler ise Hıristiyanlığa inanmakta; Klasik Romalı ve onun pagan inanışları ortadan kalmaktaydı. Bugün BATI'DA ROMA'NIN YIKILMASINDAN ÖNCEKİ HALE BENZER DURUMLAR MEVCUTTUR: Klasik Batılı liberal/ entelektüel yok olmakta, Rönesans'ın öncüsü püriten protestan artık eş değiştirmekte ve aileyi yok etmekte, teknoloji kurum ve kavramları yıkmakta ve toplumsal yapı odakları kaybolmaktadır.
-Kapitalist sistem için alternatifler üretebilecek üniversiteler zayıflatılmakta; AŞIRI KALABALIK, AŞIRI BAĞLANTILILIK ve AŞIRI ETKİNLİK TALEBİ, sistemin ÇÖKÜŞÜNÜ yaklaştırmaktadır.
-"Kavramsal-Sosyal kuramcılar" ile "elektrotekniğin global köy tezcileri" arasındaki karşıtlık artmaktadır.
-SANAT ile ZENAAT arasındaki ayrımın silindiği, sanatsal ESER ile üretilen NESNE farkının gözetilmediği ORTAÇAĞA YAKIN bir pozisyondayız. Ortaçağ sanatında da olmayan SİSTEMATİKLİK, bugünün sanatında da ÜST ÜSTE YIĞMA, YAN YANA KOYMA şeklinde kendini göstermektedir:
-Başkan JOHNSON'un KENDİSİ İÇİN yaptırdığı ANIT-KABİR, Amerikan beğenisinin ve günün anlayışının en iyi belgelerindendir.
-ABD'de hayat, OYUN/YANILSAMA, MÜZE/TEŞHİR BARAKASI ve GERÇEK/TAKLİT geçişkenliklerinde yaşar ve herşey EN İYİSİ ve DAHA FAZLASI (non plus ultra; more to come; more and more) üzerine kuruludur.
-ABD'de Manhattan'ın Kızılderililerce Flemenklere satış sözleşmesinin ORİJİNAL metni diye İngilizce sözleşme (Flemenkçe değil) müzede sergilenmekte ve bunun da kopyaları (?) çıkışta herkese satılmaktadır.

-ABD müzelerinde GERÇEK/SANAL ve DÜN/BUGÜN fark etmeksizin, Mozart ile Tom Sawyer, Beethoven ile Alice yan yana sergilenmektedir. Hatta Michelangelo'nun Davud heykelinin siyah saçlı hali ve Louvre Müzesi'nin kolsuz Milo Venüsü'nün kollu şekli bile mevcuttur.

-Roma, Helen kültürünü yıkmak için elinden geleni yaptıktan sonra, bilinç ötesindeki vicdan azabının etkisiyle, o kültürün TAKLİTLERİNİ üretip her yerde sergileyen bir KÖPEKBALIĞI'dır. ABD bugün aynı şeyi Avrupa için yapmaktadır.

-DİSNEYLAND, ABD'nin SİSTİNE ŞAPELİ'dir; TAKLİDİN, TÜKETİMİN, YOZLAŞMIŞ ÜTOPYANIN (distopya), SALDIRGANLIĞIN ve EDİLGİNLİĞİN mabedidir.

-OSCAR ve NOBEL talihsizliktir; klişe yaratırlar.

-ABD, "İYİ-SANAT-TARİH-MASAL" dörtlüsünün ete kemiğe bürünemediği için PLASTİĞE dönüşüp İKONLAŞTIĞI bir ülkedir.

-İKTİDAR, MİKROİKTİDARLARLA yaşar ve TAMİRLERİNİ gerçekleştirir. Bu mikroiktidarlar sürdükçe, gerçekleştirilecek saldırı onu yıkmaz, aksine güçlendirir ve sürdürücüsü haline gelir.

-Bir tişörtü tasarlayan, pazarlayan, reklamını yapan, alıp-giyen; hep birlikte İDEOLOJİYİ yaymakta ve KİTLE KÜLTÜRÜNÜ oluşturmaktadır.

-Günümüzde, öncelikle dinlemek-izlemek amacıyla değil, "TOPLUCA BİR AYİNE, RİTÜELE İŞTİRAK ETMEK" için GÖSTERİLERE katılınmaktadır.

-Değişmezlikle hayatı izah etmeye çalışan ZENON ile herşeyin değiştiğinin ve hareketin savunucusu HERAKLİTOS arasındaki zıtlık bilinir. Halk isyanı sırasında Zenon'un katılmakla kalmayıp isimleri ispiyonlamamak için dilini ısırarak koparması ile Heraklitos'un halkı küçümseyerek eylemlilikten uzak kalması, HAYATIN İRONİSİ'dir.


Umuş


Bütün iyi kitapların sonunda
Bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
Meltemi senden esen
Soluğu sende olan
Yeni bir başlangıç vardır

Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın
Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın
Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır
Her başlangıçta yeni bir anlam vardır.

Nedensiz bir çocuk ağlaması bile
Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.





Engelleri Avantaja Çevirin

Bir şey ürettim ben, üç beş kişilik şey değil, SEVGİ denen şey herhalde.


Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar 'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.
Anısına...

23 Haziran 2017 Cuma

Bir yarım umuttur elimizde kalan, Göğüslemek için karanlık yarınları.

 



Keep Walking

Uzun süredir ilk defa içim cız etti


Merhabalar. bugün canımı sıkan bir şeyden bahsetmek istiyorum. Yukarıdaki post, dünkü Hz. Mevlana ziyaretimiz sırasında, türbe kapısı önünde, kibarca benle fotoğraf çekilmek istediğini belirten iki genç arkadaşımdan birine ait. Birlikte çekildiğimiz fotoğrafımızı bu metinle paylaşmış. Yer bildirimi ve hashtag yapmayı da ihmal etmemiş. Bir başka dinleyicimin yorumu sayesinde fark ettim. 
Tuhaf hissettirdi. Çocukluğumdan başlayıp şimdinin Youtube yorumlarımın yarısından fazlasını kaplayan bu tavır beni hiç şaşırtmadı aslına bakarsanız, alışığım her türlüsüne, sevgiye de sevgisizlik ürünü her türlü içeriğin tillahına da. Ama dün bulunduğumuz yerin özelinde düşündüğümde fazla düşüncesiz, kalpsiz ve tutarsız buldum bu hali. Belki çok uzun süredir ilk defa içim cız etti. Ben de buraya bir not düşmek istedim. Şu konuda bir anlaşalım istiyorum artık sevgili arkadaşlar: top! tüfek! ibne! dönme! ve benzeri hitap şekilleriyle insanları, beni, yaralayamazsınız; Bu kelimeler benim için herhangi bir hakaret / aşağılama / alay / ötekileştirme hissi asla asla asla içermiyor, içeremez. Üzüntüm de şunla ilgili zaten: isterim ki sizin için de içermesinler. İsterim ki öncelikle kendi benliğinizi sevip ona saygı duyun. İsterim ki dünyadaki yerinizi bulmak için daha faydalı kelimeler kullanın. İsterim ki hep bir sorunuz olsun. İsterim ki size ait olmayan ezbere bilgilerle yürümeyin. İsterim ki sevginin karşısında diliniz de kalbiniz gibi tertemiz kalsın. İsterim ki bilerek konuşun. İsterim ki Mevlana’nın kapısına neden gittiğinizi bilerek gidin. İsterim ki güzel olduğunu düşündüğünüz şarkılar varsa orada ne konuşulduğunu biraz olsun hissedin. İsterim ki kadın ya da erkek ya da herhangi bir kimlik ile herkes tek başına şapşahane bir birey olabilsin. İsterim ki bu cümleler bir işe yarasın. İsterim ki şarkılar şiirler kalbinize değsin. Çoğumuzun gözü bağlı şekilde Sabah akşam ben! ben! ben! diye şuursuzca bağırıp durduğu bu yeni çağ ortamında çok mu şey istiyorum? Bilmiyorum. bu aralar instagram’dan da çok sıkılıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar. Sevgiyle.
Mabel Matiz

Tık   http://haber.sol.org.tr/…/mabel-matizden-hakkinda-yapilan-


İnsanlar her zaman kadın erkek eşitliğinden bahsediyorlarsa bu durum, konu okul üniforması olduğunda da farklı olmamalı.


İngiltere'de 30 erkek öğrenci okulda şort yasağını etek giyerek protesto etti
İngiltere'de bir okulda 30 kadar erkek öğrenci şort yasağını protesto etmek için etekle okula geldi.

Exeter kentinde bulunan okuldaki erkek öğrenciler sıcak havalarda pantolon yasağının gevşetilmesi için okul yönetimine başvurmuştu. Protestoya katılan öğrencilerden biri, "Bizim şort giymemize izin verilmiyor ve bu nedenle bu sıcak havada tüm gün pantolonla oturmak zorunda kalıyorum" dedi. Okul müdürü Aimee Mitchell, yerel bir gazeteye, erkeklerin şort giymesinin okul kıyafet yönetmeliğine aykırı olduğunu açıklamıştı. Mitchell, şort giymek isteyen öğrencilerine şaka yollu olarak 'İsterseniz etek giyebilirsiniz' demişti.

'Oğlum ve arkadaşlarıyla gurur duyuyorum'
Şaka yoluyla yaptığı öneri sonrası 30 erkek öğrencisi okula etekle gelen Mitchell, "Son birkaç günün çok sıcak geçtiğinin farkındayız. Öğrencilerimizin rahatı için tüm ekibimiz canla başla çalışıyor" dedi ama geri adım atmadı:

"Şort henüz kıyafet yönetmeliğimize girmiş değil. Böyle bir değişikliği tüm öğrencilere ve ailelerine sormadan yapmak istemem. Ancak havalar böyle gidecek olursa şort değişikliğini düşüneceğimin bilinmesini isterim"
Protestocu öğrencilerden birinin annesi olan Claire Reeves, oğlu adına okula şort başvurusu yaptığını ancak geri çevrildiğini açıkladı:
"Oğlum ve arkadaşlarıyla hakları için böyle mücadele ettikleri için gurur duyuyorum. İnsanlar her zaman kadın erkek eşitliğinden bahsediyorlarsa bu durum, konu okul üniforması olduğunda da farklı olmamalı"
Ancak etek konusu da sorun yaratabiliyor. Yerel haber sitesi Devon Live'a konuşan bir öğrenci, 'bacakları çok kıllı olduğu gerekçesiyle' eteğin de kendisine yasaklandığını söylüyor ve öğrencilerin ertesi günü okula traş malzemeleriyle gittiğini anlatıyor. (BBC Türkçe)


21 Haziran 2017 Çarşamba

Birinci Ergenekon İddianamesi...


Anısına Saygıyla
İlhan Selçuk, Türk siyaset tarihinde önemli bir yer eden ünlü akrostişini Ziverbey Köşkü’nde yazmıştı. 12 Mart döneminde gözaltına alınan Selçuk, zamanın işkenceleriyle ünlü karargahı olan Ziverbey Köşkü’ne götürülmüştü. Yatağına zincirliydi ve hemen yanındaki komidinin üzerine ifadesini yazması için bir kağıt ile kalem bırakılmıştı.

Selçuk, ifadesini yazarken dışarıya da bir mesaj vermek için her cümlenin sondan ikinci sözcüğünün baş harflerini kullanarak akrostiş yaptı. Bu sözcüklerin baş harfleri yukarıdan aşağıya doğru okunduğunda “İşkence altındayım. Zincire vuruluyum. Ölüm tehdidi var. Bu yazı zorla yazdır. İşkence, zulüm var. Ölüm var. Baskı altındayım” mesajları çıkıyordu.

İşte Selçuk'un şifreli ifadesi

Selçuk'un akrostiş yöntemiyle dışarıya mesaj gönderdiği ve Ziverbey Köşkü'nde yaşananları açığa çıkardığı ifadesinin tam metni şöyleydi:

"12 Mart'a doğru Türkiye iflasa gidiyordu. Demirel iktidarı giderek yoğunlaşan şaibe altındaydı. Üniversiteli gençler sokaklarda, meydanlarda hatta üniversite binalarının çatıları altında katlediliyorlardı. Devletin güçleri, aydınları, askerleri, yargıçları, sorumluları, sağduyu sahipleri endişe içindeydiler. Gidiş normal değildi. Anayasa çerçevesi ve yönelişlerine göre davranmak isteyen devlet memurları ve sorumluların, siyasi iktidar adeta ceza tertipliyordu. Siyasi iktidar aydın yazarları ezmek amacındaydı. Toplum yaşamında anayasa uygulanmıyordu. Bazı çevrelerde bir ordu müdahalesi lüzumlu görülüyordu. Politikacı topluluğu şuursuzdu.
Memleketseverler ıstırap çekiyorlardı.

Bu durumda ne yapmalıydı? Önce bir fikir dağınıklığı vardı. Tek çıkar yolu, Atatürkçülük'te görüyorduk. Ancak Atatürkçülüğü günün koşullarına göre derinliğine ve genişliğine bütün boyutlarıyla yorumlamak gerekiyordu. İşte Devrim dergisi bu ihtiyaçtan doğdu. Ancak dergi çıkarmaya yetecek para bulmak gerçekten mesele idi".

'Bağırmamak için kendimi tutuyordum'

İlhan Selçuk, Ziverbey Köşkü adlı kitabında, o yıllarda yaşadığı işkenceyi şöyle anlatıyordu: “Gözlerim bağlı olduğundan hiçbir şey görmüyordum. Birileri beni yere yatırmışlar, çoraplarımı çıkarmışlardı. Ayak bileklerime bir alet geçirilmişti. Bir manivelanın ya da vidanın sıkıştırıldığını duyumsuyordum. Öyle bir an geldi ki, bacaklarımı kıpırdatamaz oldum. Bir yağ mı sıvı mı sürüyorlardı tabanlarıma sonra sopa inip kalkmaya başladı. Kendimi acıya katlanabilir sanırdım (...) ancak falakanın verdiği acı hiçbir acıyla kıyaslanamaz (...) Taa kemiklerine işleyen bir acı duyuyor insan. Başlangıçta bağırmamak için kendimi tutuyor, dişlerimi sıkıyordum. Ama sonra kendimi bıraktım; çünkü ne kadar çabalarsan çabala sesine gem vuramıyorsun. Önce hırıltı başlıyor, ardından feryada dönüşüyor, hayvanlaşıyorsun. Olayın bir de ruhsal yanı var ki, bedensel acının üstüne biniyor. Kendini aşağılanmış olarak görüyorsun..."

'İlhan Selçuk uyanıklığı'

Birinci Ergenekon iddianamesinde, Selçuk'un "Ziverbey Köşkü" kitabından alıntı yapılarak, yazılı savunmasının içine yerleştirdiği "akrostişlerle" işkence altında olduğunu kanıtlamasının, kendisinin ne kadar zeki ve uyanık olduğunu gösterdiğinin belirtildiği ifade edilmişti. İddianamedeki bu ifade eleştirilere neden olmuştu.


"Gölgeler" ve "Çıkmaz"



Anısına...
"Bir saati vakti geldi mi kurmalı; durmuş bir saat kurunca işler, ama duran bir insanı kurup işletemezsin" 

"Parayı, para için erdemlerine, onurlarına varıncaya kadar her şeylerini verebilenlere bırakalım" 

"Hava karardıkça mangal ateşleri nasıl daha parlak görünürse, ömrün akşamına doğru anılar da öyle parlak görünüyor."

"Tarih galerisinde, büyük insanlar adı altında, sıra sıra kurulmuş kişilerin yüzlerini bir sıyır bakalım, altlarından ne çıkacak: Çıkarcılığın çirkin yüzü hep.


20 Haziran 2017 Salı

Dostları Olmalı İnsanın

dostları olmalı insanın,
aynen gemilerin limanları gibi
zaman zaman uğradığın
yükünü boşalttığın
dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda

sonra açık denizlere uğurlamalı seni,
geri döneceğin günü bekleme umuduyla
bazan rüzgara o açmalı yelkenini
yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla
halatlarını çözmeli
seni çok
ama çok özlemeli

dostları olmalı insanın,
ermiş, bilge hayatı ezbere okuyabilen
düşünmediklerini düşündüren
seni bir cambaz ipinde güvenle tutabilen
gerektiğinde senin'çün ateşi yutabilen

yolunu ışıtan ustan olmalı,
şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini
sana vermeli soğuk bir kış gününde
üzerindeki tek gömleğini


Oğuzkan Bölükbaşı


Benim gözümde sembolik öğeler, basit hikayenin sınırlarından kaçmak, gerçek ötesi bir dünyayı araştırmaktır.



Nedenini bilmiyorum ama kendi ülkemde kendimi içsel bir sürgünde hissediyorum. Bu tamamen kişisel bir duygu. Henüz evimi, yani kendimle ve dünyayla uyum içinde yaşayacağım yeri bulamadım.
*
 Benim gözümde sembolik öğeler, basit hikayenin sınırlarından kaçmak, gerçek ötesi bir dünyayı araştırmaktır.
Seyahatinin bir noktasında üzerinde parçalanmış Lenin heykeli olan bir gemiye biner. Lenin heykelinin üzerinde, bir inanç uğruna peşine düştüğü Manakilerle ilgili bir kitabı okurken, nehir boyunca sürüklenir gider yönetmen. Tabii Angelopoulos’un ideolojik olarak Sovyetleri ya da Lenin’i benimsediğini söylemek güçtür. Onun hissetiği şey yenilgi, inanç yitimidir. Bunu en güzel bir röportajında dillendirir. 1988 tarihli bu röportajında “Çevremdeki her şeyin kıpırtısız durduğu duygusuna kapılırım. Ben bu hareketsizlikten kurtulmaya, yeni bir temel atmaya çalışıyorum ama çevremde beni heyecanlandıran bir şey olmuyor” der.

Bu inançsızlık ister istemez filmlerini de etkilemeye başlar. Kitera’ya Yolculuk ile birlikte, hem ülkelerini hem de dünyayı değiştirmek konusunda büyük umutları olan bir kuşağın yenilgisi anlatılır. Onların verdiği mücadelenin günümüz için bir anlamı kalmamıştır artık. Onların devri kapanmıştır. Hiçbir yere ait değillerdir. Bu film aynı zamanda kendisiyle de bir hesaplaşma filmidir. Sonrasında ise umutsuz bir halde yeni arayışların peşinde koşan insanları anlatmaya başlar. Bu insanlar kah Puslu Manzara’da babalarını arayan iki küçük çocuk, kah Ulis’in Bakışı’nda yeni bir anlamın peşinde sürüklenip giden bir yönetmendir. Angelopoulos’un içinde yaşadığı yüzyıl ise ona bu anlamı vermeme konusunda ısrarcıdır. Onun filmlerinin konusu anlamsızlık içinde anlam arayışına dönüşmüştür. Kitera’ya Yolculuk filminin ardından verdiği bir röportajda bu inançsızlığı ve düşünce dünyasındaki değişimi şu sözlerle çok güzel ifade eder:

Ben başladığımda Marx ve Freud, tıpkı Hegel ve Lenin gibi hala kilit kişilerdi ve insan doğal olarak dünyayı gözlemlemek açısından onların öğretilerini kullanırdı. Yakın Yunan tarihindeki çok acı, çok zalim deneyimlerimizin bizi çevremizdeki tüm toplumsal ve estetik olguların şifresini çözmek için diyalektiğe başvurmaya teşvik ettiğini de ilave etmeliyim. Kısaca söylemek gerekirse, gerçeğin teoriyi doğruladığı, teori ile pratiğin bir olduğunu hissediyorduk. Normalleşmenin başlamasından bu yana yeni yaklaşımlar arıyoruz ve ben bir tür varoluşçuluğa döndüğümüzü hissediyorum. Sanat bir kez daha insan odaklı ve cevaptan çok soru var. Dünya insanın sadece piyon olduğu bir satranç tahtası ve olayları etkileme şansı önemsiz. Siyaset, geçmiş taahhütlerine sırtını dönmüş sinik bir oyun.


Dan Fainoru tarafından derlenen Theo Angelopoulos kitabından


Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git.

Yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman ağaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa. Unutma ki yapraği gür ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgarda devrilir, oysa kökü güçlü ve az yapraklı ağaçta can suyu binbir güçlükle dolaşır. Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir, olayların içinde ve üzerinde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçekler ve meyvelerle donanabilirsin. Ve sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilemediğin zaman, herhangi birine, öylece girme, otur ve bekle. 
Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme, bekle ve gene bekle. Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git...

Büyürken yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu hatırla: Yapılacak ilk devrim, insanın kendi içinde yapacağıdır...Evet ilk ve en önemli devrim budur...İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken, bir düşünce uğruna savaşmak, yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir.


Ve Taş Düşmeye Devam Ediyor Bir Yıldız Derinliğine


Yankılanması yok düşüşün, kulak verme beyhude yok hiç bir şey bir iç çekiş bile yok, bir ses bile düşer taş derinlere ve geçer karanlıkları arttıkça baş dönmesi dahada artar gecenin hızı kala kala fırlayıp gitmiş bir ağırlık kalır ve o belirsiz yitik şarkı kaçıp kurtulmuştur kaçırılmıştır yada yaralanmıştır dünya harikası belki aşkta öyledir çoktandır yada öyle değil hayır henüz aşk öyle değil ölçüsüz ve çekilmez mühletten başka bir şey değil kaçınılmaz bir azaptır o vahşice ertelenen...




Dihydrogen Monokside


"Greater Idaho Falls" bilim fuarında bir lise öğrencisi,
yöre insanlarını hazırladığı projeyi imzalamaya davet etti.

Delikanlı;
"dihydrogen monokside" adlı maddenin kullanımının tümüyle yasaklanmasını,
mümkün olmadığı takdirde çok sıkı kontrolünü istiyordu.
Maddenin zararlarını duvarlara astığı afişle açıklıyordu:

1- Yoğun terlemelere ve kusmalara sebep olabilir.
2- Doğaya büyük zararlar veren asit yağmurlarının ana unsurudur.
3- Gaz haline geçmiş hali, çok ciddi yanıklara sebep olabilir.
4- Kazara solunması, ciğerlere dolması ölüme yol açar.
5- Erozyona yol açar.
6- Otomobil frenlerinin etkinliğini azaltır.
7- Ölümcül kanser tümörlerinin hepsinin içinde bulunmuştur.

Bir saat içinde tam 50 bilim fuarı meraklısı insan, delikanlının kampanya açtığı standı ziyaret etti.
43 kişi yasaklama isteğini şiddetle desteklediler. 6 kişi kararsız kaldı. Sadece bir kişi yasaklanması
istenen "dihydrogen monokside"nin H2O yani hayatın can damarı "su" olduğunu söyledi.
Delikanlının bu projesi "ne kadar kolay aldatılabiliyoruz" yarışmasının birincisi ilan edildi...! Delikanlı:

"Amacım, kolayca saptırılmış, saçma bilimsel cümleciklerle insanların
nasıl yanlış koşullandırılabileceklerini göstermekti" dedi.


Yılmaz Güney ile Bilen Kazanır Yarışması

Önce kendi gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.

...Kendine bir ışık ol, kendi hakikatının içine doğru tut.

...İnsanlar arasında nehri geçip karşı kıyıya ulaşan azdır. Büyük bir çoğunluk nehrin kıyısında bir aşağı bir yukarı doğru koşup durur.

...Formlar, benlik/ruh değildir; algılama benlik değildir, kavrayışlar benlik değildir, mental oluşumlar ve hisler de “ben” değildir, hiçbiri “ben”/”ruh” değildir, bunların hepsi değişime tabiidir ve kalıcı değildir.


...Nedensellik, etkileşim, koşullar ve ayırt edici algılama…Dört büyük element bunlardandır.


...Fiziksel objelerin aslında kendilerinden gerçekliklerinin olmadığını öğretiyorum, bunların ancak zihnin ürünleri olduğunu söylüyorum, aslında hepsi bir hayaldir. Bunların duyularla algılandığı ve ayırt edildiği doğrudur fakat aslında diğer yandan hiçbirinin kendiliğinden kendi doğaları, gerçeklikleri yoktur. Onlar gerçekte görülmüyorlar ama zihin tarafından ?tasarımlanıyorlar?. Bir bakıma kavranabiliyorlar ama bir bakıma da gerçekte kavranamıyorlar.


...Nefret hiçbir zaman nefretle yok edilemez. Nefret sevgiyle yok edilir bu ölümsüz kanundur.

...Öfkeyi sevgiyle, kötülüğü iyilikle yen. Açgözlülüğü cömertlikle, yalanı gerçekle yen.

...Hınca hınçla cevap verilirse, hınç ortadan kalkar mı?

...Uykuda yaşayan insanı uyandırmak için belirli şartların yerine getirilmesi gerekir. Belirli şartlar sağlanamazsa farkındalık oluşmaz.

...İnsan isimlere, formlara ve maddesel dünyaya bağlanır ve onların zihnin bir yanılsaması olduğunu, zihinde oluştuğunu unutur ve hata yapar böylece zihnin özgürlüğü engellenmiş olur.

...Bizim olan her şey düşüncelerimiz sonucundadır. Düşüncelerimizde kurulur,düşüncelerimizde oluşur. Eğer bir kimse kötü düşünceyle konuşur ya da davranırsa onu tıpkı tekerleğin kağnı çeken bir öküzü izlemesi gibi, acı izler.

...Nedensellikler, zerreler, en küçük şeyler, madde, fiziksellikler hepsi gerçekte zihinde oluşan, zihnin oluşturduğu şeylerdir.

...Sizi kendinizden başka hiç kimse kurtaramaz. Kendi kendinize ışık olun.

...Bir şeye sırf kulaktan duydunuz diye körü körüne inanmayın, birkaç kuşaktan beri itibar görüyorlar diye, geleneklerin de doğru olduğuna inanmayın. Sırf hocalarınızın ya da rahiplerin otoritesine dayanıyor diye hiçbir şeye inanmayın. Ancak bizzat hissettiğiniz, denediğiniz ve doğru olarak kabul ettiğiniz, kendinizin ve başkalarının hayrına olan şeylere inanın ve tutumunuzu onlara uydurun.

...Bu dünyayı bir hava kabarcığı bir serap gibi düşün. Dünyayı böyle gören kişiyi ölüm görmez.

...Damı basit yapılmış bir eve yağmur dolması gibi, derin düşünmeyen beyine de tutku öyle dolar.

...Derin düşünen bilge kişinin tek bir günlük yaşamı, bilgisiz ve kontrolsüz kişinin bütün bir yaşamından daha değerlidir.

...Nasıl ki okçu okların düz olmasına özen gösterir,usta da dağınık düşüncelerini öyle toparlayıp yönlendirir.

...Kimse ‘nasıl olsa bana zararı dokunmaz’ diyerek küçücük de olsa kötülük düşünmesin. Su damlalarının damlaya damlaya su kabını doldurması gibi, budala kimse de azar azar toplayarak kendini kötülükle doldurur.

...Gökten altın yağsa insanın arzuları doyurulamaz. İsteğin küçük bir zevk verdiğini ve aslında acıya neden olduğunu bilen kişi, bilge kişidir.

...Bizden nefret edenlerden nefret etmeden yaşayalım. Gelin, bizden nefret edenler arasında nefretten kurtulmuş olarak yaşayalım.

...Sağlık en büyük hediyedir, doyumluluk en büyük zenginlik, güven en iyi akrabalıktır. Nirvana ise en büyük mutluluk.

... Başkalarının kusurları kolayca görülür ama kendi kusurumuz görülmez; kişi komşusunun kusurlarını ayıklar bulur, kendi kusurlarını ise kumarda hile ile zar saklar gibi saklar.

...Yaşayan varlıkların hepsi; zayıf, güçlü, uzun, kısa, büyük, orta veya küçük görünen, görünmeyen; doğmuş olan veya doğmakta olan, hepsi mutlu olsun! Kimse kimseyi aldatmasın, kimse kimseyi küçümsemesin, kimse kimseye öfke ile darılma ile zarar vermek istemesin.

...Geçmişte kim olduğunu bilmek istiyorsan, şu an kim olduğuna bak. Kim olacağını bilmek istiyorsan, ne yaptığına bak.

...Aklınla ve sağlıklı zihninle uzlaşmıyorsa hiçbir şeye inanma, onu ben demiş olsam bile.

...Kin taşımak yanan bir kömür parçasını başkasına atmak için eline almak gibidir. Sadece kendini yakarsın.

...Bırakmayı öğren. Mutluluğun anahtarı budur.

...Övmek veya yermek bilge kişinin dengesini bozamaz.

...Bir derdin varsa, derman bulmaya çalış; bulamıyorsan da, onu dert etme.

...Buddha denizinin kıyıları yoktur.

...Bu dünyayı yaratan, zihninizdir.

...Ne anne, ne baba ne de herhangi bir akraba insana iyi yönetilen bir akıldan daha fazla yararlı olabilir.

...Bir kişinin kendi kendini yenerek kazandığı zafer, bir başkasının savaşta bin kişiyi bin kez yenerek kazandığı zaferden daha iyidir.

...Bütün biçimler gerçek dışıdır, bunu idrak edebilen kişi acılara tepki vermez; işte bu saflık yoludur.
...Varlığın öteki kıyısına vardığında önce, sonra ve ortada olandan vazgeç.

...Öfkeniz yüzünden cezalandırılmayacaksınız, öfkeniz tarafından cezalandırılacaksınız.

...İnsan hayatı aslında acılardan ibarettir; bu acıların sebebi bencil ve doymak bilmez isteklerdir; insanın bencilliği ve istekleri sona erdirilebilir; sonuçta bütün bu doymak bilmez arzu ve iştah ortadan kaldırıldığında, ulaşılan durum nirvana olarak adlandırılır. Bencillik ve isteklerden kaçışın yöntemi, “Sekiz Katlı Asil Yol” diye adlandırılır: Doğru görüş, doğru niyet, doğru konuşma, doğru hareket, doğru geçim kaynağı, doğru çaba, doğru düşünme ve doğru meditasyon.


Mevlana’nın İnsan Sevgisi

Mevlana’nın insan sevgisi tarif edilemeyecek kadar büyüktür. Aynı zamanda Mevlana’nın insanlara duyduğu saygı da tarif edilemeyecek kadar derindi: Ayırmadan herkese saygı ve sevgi… Başkaları da bu nezakete karşılık verirler, ona saygı göstermeye uğraşırlardı. Mesela bir topluluğa girdiği zaman kendisine saygı duyarak ayağa kalkarlardı. Mevlana bunu istemezdi. Hele de kendisi için birini oturduğu yerden kaldırdıkları zaman bu hale çok üzülürdü. Mevlana’nın insan sevgisi ne güzel bir örnek:
Mevlana bir gün hamama gitmişti. Soyunup hazırlandı, yıkanma yerine girdi. Girdi, ama girmesiyle çıkması da bir oldu. Tekrar giyindi ve gitmeye hazırlandı.
Sebebini sordular.
Dedi ki:
“Soyunup hamama girmiştim. Tellak beni görünce, bana yer açmak için bir şahsı havuzun başından uzaklaştırdı. Benim yüzümden rahatsız edilen o kişiye karşı utancımdan o kadar terledim ki dayanamayıp dışarı çıktım!”
Hey koca Mevlana, güzel insan!… Şimdi manevi torunların, birbirinin yerini kapmaya çalışıyor. Gücü yeten bazı zalimler, fukaranın etini ekmeğini bile elinden kapmaya uğraşıyor.
Sen ise bir havuz başında yer açılmasını bile istemedin kendine. Biz ne yerler açıyoruz kendimize, kul hakkını yiye yiye, eze eze, üze üze, neleri kimlerden kapmaya çabalıyoruz…


Geceyle gel / Güvercinleri sevindirin

Topluyorum yıldızları
ve göğe merdiven kurup
arayacağım yeniden
mutlu düşler ülkesini

Topluyorum çiçekleri
ve yerin rüzgârı olup
yok edilmiş sevdalarda
kucaklaman için beni.

çiçek ol, rüzgârla
rüzgârla gel
bitsin bu umutsuz şarkı.

yıldız ol, geceyle
geceyle gel
bitsin bu umutsuz şarkı.

Topluyorum çakılları
dalga sesleriyle vurup
bulacağım batık gemi
şafak ağarırken seni.

*

GÜVERCİNLERİ SEVİNDİRİN
her sabah

uyandığımda,
gördüğüm düşü hayra yorarım
açmasına açarım da
göğsümün altın kafesini
korkarım
ya bu gece
güvercinler
yüreğimden başka bir ülkeye
göç etmişlerse.


çünkü, ben ilyas

hasköy'lü - 
kör ilyas,
şu koca istanbul şehrinde
yenicami önünde
sanki dünyanın bütün
                açlarını
doyuruyormuş gibi
gururlanan bir sevinçle

darı satarım
savrulması için güvercinlere.




Sevginin Özellikleri


Sevgiyle arzu arasında bir ayrım gözetmek için daha sağlam ve daha ince bir neden vardır. Bir şeyi arzu etmek, kuşkusuz o şeye sahip olmaya doğru ilerlemek demektir (“sahip olmak” burada bizim bir parçamız olmasını istemek anlamındadıı). Bu nedenle arzu, doyurulur doyurulmaz söner, doyumla birlikte sona erer. Oysa sevgi sonsuza dek doyumsuz kalır. Arzunun edilgen bir özelliği vardır; bir şeyi arzu ettiğimde, aslında arzu ettiğim şey o nesnenin bana gelmesidir.Yerçekiminin merkezi olarak ben, her şeyin benim önüme düşmesini beklerim. İleride göreceğimiz gibi sevgi, arzunun tam tersidir, çünkü baştan sona etkinliktir. Sevgide, nesnenin bana gelmesi yerine, ben nesneye giderim ve onun bir parçası olurum. Sevgi eyleminde iki kişi kendilerinin dışına çıkarlar. Belki de doğanın insana, kendisinin dışına çıkıp başka bir nesneye yönelme olanağını tanıdığı en yüce etkinliktir sevgi. O bana doğru gelmez, ben ona doğru çekilirim...



İnsanları Seveceksin

Her şey şu veya bu açıdan bakıldığı zaman biraz gülünçtür.

İnsan sağlıklı iken etrafını hor görmek çok kolaydır.

Hayat paradokslardan hoşlanır. tamamen güvende olduğumuzu hissettiğimiz an, daima en gülünç olduğumuz ve ayağımızın sürçmek üzere olduğu andır. öte yandan, artık kaybolduğumuzu zannettiğimiz anda da hayat bütün nimetlerini üzerimize bir sağanak gibi yağdırır.
İnsan ne yapsa boşuna! ölümü bir süre için unutuyorsunuz, sonra hiç beklemediğiniz bir anda onu hatırlatan bir şeyle burun buruna geliveriyorsunuz.

İnsanın kendisini hayvanlardan üstün kıldığına inandığı her şey, daha kişisel, daha karışık sevinçler, daha derin bilgiler, daha korkunç zulümler, merhamet duyma yeteneği, hatta insanın kafasında yaşattığı tanrı düşüncesi bile hayvanların bilmediği varsayılan bir tek bilginin ürünüdür: er veya geç öleceğini bilmenin ürünü.
İnsanın mükemmel yapamadığı her şey tehlikelerle doludur. bir şeyi mükemmel yapıyorsa daha da tehlikelidir; zira pervasız hareket eder.

Aşkta hiçbir zaman affedilecek bir şey yoktur.

Hayatta en arzuya şayan olan şey insanın kendi ölümünü bizzat seçebilmesidir. çünkü o zaman hayat insanı pis bir sıçanı gebertir gibi öldüremez; insanı hazır bulunmadığı bir zamanda boğazını sıkarak, nefesini keserek yok edemez.
Her şeyden hoşlanan bir kadın kadar tehlikeli bir varlık yoktur. bir erkek ne yapmalı ki o kadın sadece kendisinden hoşlansın?
Minicik bir şapkanın insana verebileceği huzurun derinliğini ancak bir kadın bilebilir. 

Aşkın tam karşıtı ölümdür. ve aşk bize ölümü kısa bir zaman için de olsa unutturan acı bir büyüdür. bu yüzden ölüm hakkında bir şeyler bilen biri aynı zamanda aşka dair de bazı şeyler bilir.

İdam edilmek üzere olan bir mahkum için bir saatlik bir zaman, başka insanlar için elli yıllık bir ömürden daha değerlidir.

Uzun bir maziden başka nedir uzun bir ömür?

Tam zamanında içilecek bir sigara, dünyanın bütün ideallerinden daha iyidir.

Merhamet; bir acı değil, başkasının felaketi karşısında duyduğumuz gizli bir sevinçtir. kendi başımıza veya bir sevdiğimizin başına gelmediği için sevincimizden aldığımız rahat bir nefestir.
Suyun altındaki insan tek bir şey düşünür: yine yukarı çıkabilmek. balıkların ne renkte olduğu umurunda bile değildir.

Korku ve can sıkıntısı arasında bocalayan bizler, oyalanacak her şeye karşı minnettar kalırız. 

Cesaret, gençliğin en güzel süsüdür.
Pek az şeye sahip olmaktansa hiçbir şeyi bulunmamak çok daha iyidir. böyle bir insan hemen her şeyin sahibidir.

İnsan hiçbir yere bağlı olmazsa her yerde tanıdıklara rastlar. ne eşsiz macera! 

İnsan kendi aşırılıkları içinde büyüktür. sanatta, aşkta, aptallıklarında ve nefretlerinde, egoizminde ve hatta fedakarlıklarında bu hep böyledir.

Dünyadaki insanların en önemli kısmında eksik olan şey orta derecede bir iyilik duygusudur.

İnsan denilen yaratık koskoca bir mucizedir.

Bir kağıt parçasının insan üzerindeki müthiş gücü pek hayrete değer. en eski atalarımız gök gürültüsü ya da şimşekten, kaplandan ve yer sarsıntısından; daha yakın atalarımız da kılıçtan, haydutlardan, vebadan ve tanrıdan titrerdi. bizse ister banknot olsun, isterse pasaport biçiminde olsun kağıt parçalarından titreşiyoruz. neander adamının kama ile, romalının kılıç ile, ortaçağ insanının veba ile; bizlerin ise bir kağıt parçası ile canına okumak kabildir.
Sessiz iş görmek, başarıyı yarı yarıya sağlama bağlar.
Kararsız bir yüzyılda yaşıyoruz. böyle zamanlarda insan çabuk mahvolup gider; fakat o nisbette de çabuk olgunlaşır.

Medeniyetin tarihi, onu yaratanların ıstıraplarıyla yazılmıştır.
Her gün sonu belli olmayan bir yaşayış kötü olabilir ama tam otuz yıl her gün hep aynı sınıfa veya büroya gitmek de yaşamak değildir.
Yiğitlik, sağduyunun durduğu, sarhoşluğa benzer bir şeydir; ama pek az amaca yarar. niçin, ne diye, neden diye soranlar, kahramanlıktan bir şey anlamazlar.
Bölük komutanı ne kadar iyi niyetli olursa olsun, astsubaylar istemezse elinden hiçbir şey gelemeyeceğini her asker bilir. bir bakan da ne denli ileri görüşlü olursa olsun, geri kafalı bir müsteşarlar topluluğu karşısında başarısızlığa mahkumdur. bu büro napolyonlarının sırtı yere getirilemez.
Konuşmak, mutluluk getirdiği zamanlar güzeldir; sözler kolayca ve canlılıkla ağızdan döküldüğü zaman güzel olur konuşmak. ama felakete uğramış kişilere, sözler gibi sıkıntılı ve yanlış anlaşılabilir şeylerin ne yararı dokunur? daha da berbatlaştırmaktan başka işe yaramazlar.
İşlerin geliştiği yerlerde yaşamak isteği de yeşerir.
Ayrılma her zaman bir sondur, diye düşünürdüm. bugün şunu da biliyorum: gelişmek de bir ayrılmadır. gelişme de bir yüzüstü bırakıştır. ve son diye bir şey yoktur.

Dünyadaki felaketlerin çoğuna ufak tefek insanların neden olması tuhaftır. böyle insanlar iri yarılardan çok daha enerjik ve geçimsizdirler. bölük komutanı ufak tefek olan bir yere düşmemeye hep dikkat etmişimdir. çünkü bu gibiler lanetlinin ve eziyetçinin biri oluyorlar.

İnsan aslında ve her şeyden önce canavar yaratılışlıdır; ancak bundan sonra, ekmek dilimine yağ sürülmesi gibi, üzerine azıcık bir iyilik boyası çekilmiştir. üniforma demek de birisinin ötekine hükmetmesi demektir hep. kötülük, her birinde fazlasıyla hüküm ve kudret bulunmasında. onbaşı ere, teğmen onbaşıya, yüzbaşı da teğmene, çileden çıkarıncaya kadar eziyet eder.