31 Mayıs 2017 Çarşamba

Hani benim ince boylu Sinan`ım Ahhh, yüreğime ataş düştü yanarım Yiğit yiyen dağlar sizi kınarım Bundan sonra dönmek bize ar olur.


Anısına...

 
Sinan Cemgil ve Şirin Cemgil - O Yar Gelir



Zeytine dokunmak İnsanın haddi değildir!

Efsaneye göre, Ege kıyılarını gezerken yorulan Homeros, bir zeytin ağacı gölgesine oturur. Zeytin ağacı dile gelir ve Homeros’un kulağına şunları fısıldar: ‘Herkese aidim ve kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce buradaydım ve sen gittikten sonra da burada olacağım.’…

 Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
Yaşamak yani ağır bastığından.

30 Mayıs 2017 Salı

Hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmayın insan nasıl direnir başka hiç unutma

 
Taksim Gezi Parkı 4 Yaşında
MÜCADELEYE DEVAM! 

Hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmam diyor birisi yineliyorum hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmayın insan nasıl direnir başka hiç unutma...T.Uyar



27 Mayıs 2017 Cumartesi

Kitabım İnsan, Kâbem Sevgi, Tapınağım Gönüldür...Mevlana



Demiri demirle dövdü ler; Biri sıcak diğeri soğuktu! İnsanı insanla kırdılar; Biri aç diğeri toktu...Pir Sultan Abdal

Her ne arar isen insanda ara Kudüs'te, Mekke'de, hacda değildir. Hararet nardadır sacda değil
 Keramet baştadır taçta değil...

İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. İlim, hakikate giden yolları aydınlatan ışıktır. Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu...H.Bektaşı Veli




Bülbül Kasidesi...Yunus Emre



25 Mayıs 2017 Perşembe

MEDENİ BİLGİLER ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları



Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları


1- Türk Milleti; Halk idaresi olan Cumhuriyetle idare olunur bir devlettir.
2- Türk Devleti laiktir, her reşit dinini intihapta (seçmekte) serbesttir.
3- Türk Milletinin dili Türkçedir. Türk dili, dünyada en güzel en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Sizde mukaddes Türk Dli, Türk Milleti için bir hazine olun. Çünkü Türk Milleti, geçirdiği nihayetsiz hadiseler içinde, ahlakının ananelerinin hatıralarının, menfaatlerinin, elhasil bugün, kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafara olunduğunu görüyor. Çünkü dili Türk Milletinin kalbidir, zihnidir.




9- Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk Milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.
Türk’ler Arap’ların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türk’lerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir şekilde tesir etmedi.. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün



milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu arap fikri ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasr etmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah’a kendi lisanında değil Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyyet karşısında Türk Milleti bir çok asırlar ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin

manasını bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince , karışık cahil hocalar ağzıyla, ateş ve arayı ile müthiş bir muamma halinde kalan, dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihar ettiler. Bir taraftan araplar zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan avrupada, Allah kelimesinin ilahi parolası altında, hristiyan milletlerin idareleri altına geçtiler. Fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler. Ne onları ümmetleri yaptılar

ne onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısırda belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler.Hırkasıdır diye yalan bir palaspareyi hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular halife oldular. Gah şarka, cenuba, gah garba veya her tarafa saldıra saldıra Türk Milletini Allah için, peygamber için, topraklarını, menfaatlerini benliğini unutturacak, Allah’a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler, his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadetin öldükten sonra ahirette kavuşacağını vaat ve temin eden dini akide

ve dini his millet uyandığı zaman onun şu acı hakikatı görmesine mani olmadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin ahiretteki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahiret hayatına kavuşmak telkin eden din hissi, dünyanın acısı duyuların tokatıyla, derhal Türk Milleti’nin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti..
Türk vicdani umumisi, derhal yüzlerce asırlık kudret ve küşayişle, büyük heyecanlarla çarpıyordu. Ne oldu..? Türk’ün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti, artık Türk cenneti değil,eski hakiki büyük Türk cedlerinin mukaddes miraslarının

son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra.
10- Türk Milleti, milli hisi dini hisle değil, fakat insani hisle yanyana düşünmekten zevk alır. Vicdanında milli hissin yanında, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle muftehirdir.
Vicdanında milli hissinin yanında, daima insani hissinin şerefli yerini muhafaza etmekle muftehirdir. Çünkü Türk Milleti bilir ki; bugün medeniyetin şahrahında(büyük yolunda) müstakil ve fakat, kendilerine muvazi yürüdüğü umum medeni milletlerle, keşifleri,

mütekabil insani ve medeni münasebet, elbette inkişafımızda devam için lazımdır. Ve yine malumdur ki, Türk milleti, her medeni millet gibi, mazinin bütün devirlerinde keşifleriyle,ihtiralarıyla medeniyet alemine hizmet etmiş insanların, milletlerin kıymetini takdir ve hatıralarını hürmetle muhafaza eder. Türk milleti, insaniyet aleminin, samimi bir ailesidir.

Bütün bu söylediklerimizi kısa bir çerçeve içine sokmak istersek şöyle diyebiliriz.
Türk Milleti’nin teessüsünde müessir olduğu görülen tabiri ve tarihi vakıalar şunlardır.
A- Siyasi varlıkta birlik
B- Dil birliği
C- Yurt Birliği
D- Irk ve menşe birliği
E- Tarihi karabet
F- Ahlaki karabet
Türk Milletinin teşekkülünde mevcut olan bu şartlar diğer milletlerde kamilen yok gibidir. Daha umumi bir tarif yapabilmek için, diyelim ki bir cemiyete

millet diyebilmek için bu şartlar aynı zamanda kamilen veya kısmen bir arada bulunmak lazımdır.
Bütün milletler tamamen aynı şartlar altında teşekkül etmemiş olduklarına göre, Türk Milletinde yaptığımız gibi, diğer her millet ayrı olarak mütalaa edilmedikçe, milliyet fikrini umumi ve fenni olarak tarif etmek güçtür.
Çünkü; tespit ettiğimiz şartlar insanların millet halinde teşekkülüne umumiyetle yardım etmişlerdir.
Fakat bu tarz teşekkülden başka adeta bu şartların tesini kale aldırmayan


millet teşekkülleride vardır. Mesela ingilizler ile şimali amerikalılar aynı dili konuştukları halde ayrı ayrı milletlerdir. Sonra, İsviçre’de lisanları menşe’leri başka başka, üç unsur vardır, Alman, Fransız, İtalyan, bunlar İsviçreli namı altında bir millet itibar edilmektedir. Cemahir müttehidede beyaz ırkla kırmızı derili insanlar dirsek dirseğe yaşayan Amerikalılardır. Bugün büyük asrî milletlerden olan Fransızların, İngilizlerin, muhtelif ırkların tesalübü neticesi olduğu malûmdur. Alman milliyeti Napoleon’a karşı yapılan muharebelerden; İspanya milliyeti, Mağrıbîlerle mücadelerden doğdu.

İptidai insanların, tabiatın herşeyinden, gök gürültüsünden, geceden, taşan bir nehirden ve vahşi hayvanlardan ve hatta birbirlerinden korktuklarını biliyoruz. İlk his ve düşüncesi korku olan insanın her düşünce ve dileğinin mutlak surette yapmaya kalkışmış olması düşünülemez.
İptidai insan kümelerinde ata korkusu ve nihayet büyük kabile ve kavimlerde ata korkusu yerine kaim olan Allah korkusu insanların kafalarında ve hareketlerinde hesapsız memnular yaratmıştır. Memnular ve hurafeler üzerine kurulan bir çok adetler ve ananeler, insanları düşünce ve harekette çok bağlamıştır, o kadar ki düşünce ve hareket serbestisi gibi bir hak mefhum malum olmamıştır. Cemaatlerin başına geçebilen adamlar, cemaati Allah namına idare ederdi.

bütün bunlarla beraber, din hürriyetine, umumiyetle vicdan hürriyetine karşı taassup yükünden korunmuşmudur bunu anlayabilmek için, taassupsuzluğun ne olduğunu tetkik edelim. Çünkü bu kelimenin delalet ettiği manayı zihniyeti herkes kendine göre anlamaya çok meyillidir.
Dini hürriyeti bir hak telakki etmeyen acaba kalmadı mı ?
Vicdan hürriyetini, insan ruhunun, Allah’ın ali hüküm ve nüfuzu altında, dini hayatı idare için malik olduğu haktan ibaret


 YORUM...
Atatürk’ü anlamak bugünün dünyasını ve geleceğin dünyasını anlamaktır. Osmanlı 1700’lerden beri dünyada tek başına hiçbir problemi çözmüş bir millet değildir. Türkiye bugünün dünyasında gelişmiş batı medeniyetlerinde kendine yer arayan bir ülkedir. Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’de dini söylemleri siyasete alet ederek Türk milletinin gönlünü kazanmış ve iktidara gelmiştir. Arkasına Türk milletinin siyasi reyini alarak hür bir irade ile istediğini yapacağını zannetmiştir. Batının mantığı şudur:
“Dini kullanarak içeride siyasette güç kazanıp bize kafa mı tutmak istiyorsun ey Erdoğan? Al sana ISID, al sana DAEŞ dini senden daha beter kullanan terör örgütleri. Hadi bakalım el mi yaman sen mi yaman.” Diyerekten Erdoğanı kendi silahıyla vurmaktadır. Dünyada Rönesanstan sonra artık aydınlanma devri başladı. Türkler orta çağın ortalarında islam dininin yakınlaştırıcı rolüyle ilimde ve bilimde Eski Mısırın ve onun kalıntılarını taşıyan Romanın bilimini alıp daha ötelere taşıdılar. Ancak daha sonra saray dini halkın üzerinde bir afyon gibi kullandı. Bakınız dünyada dinini başka bir dilde pratik eden belkide tek ülke Türkiyedir. Sıradan halk asırlarca hiç bilmediği bir dilin sureleri duaları 7 yaşına kadar çocuklarına ezberletti. Bu çocuklar günde 40 defa okuduğu surenin ne anlama geldiğini bile bilmeden reşit oldular.
Atatürk bunları gördü. Bazı ahmakların gücüne gidecek bu yazdıkları söyledikleri. Ama tarihte bazı yanlışları düzeltmek için Atatürk’ün sahip olduğu güce sahip başka ülke liderleri milyonlarca kan dökerek bu mantaliteyi değiştirmişlerdir. Bugün çemkiren ağızları hala ortalarda dolaşıyorlarsa Atatürk’ün Lenin ve Stalin kadar gaddar bir insan olmamasına borçludurlar. Dini bir sakız gibi nereye çekerseniz oraya uzar. Müslüman dediğin adam Hz. Muhammed’i Allah’ın resulü olarak bilir ve son peygamber olarak tanır. Ama dini kullanarak fakirliğinden dolayı az eğitim almış ve din hakkında bütün bildiği camideki hocadan dinlediği vaaz veya din adamı olarak geçinen bazı kimselerin verdiği sohbetlerle sınırlı olan halkı öyle bir kıvama getirirsiniz ki fethullah diye bir imam bir anda Hz. Muhammed’den sonra gelen, Kuran’ın eksiklerini düzeltmek için Allah’ın görevlendirdiği elçisi oluverir.
Din her türlü sapkınlığa açık olan bir öğretidir. Alimler asırlarca çalışıp dine karşı yönetilen her türlü eleştirinin cevabını bir mantık çizgisine oturtmaya çalışmış olabilirler. Bunu yaparken de insanlığın geliştirdiği bilimden faydalanırlar. Kuranın dini taa Hinduism’e kadar gider. Tevrat, incil daha ortada yokken bu kutsal kitapların bahsettiği öğretiler eski dünyada bilinen ve ilahi olarak yazıya dökülen şeylerdi. Yazının milattan önce 4000’lerde filan bulunduğu sanılır. Ama daha öncesinde yazı kullanılıyor muydu bunu bilemeyiz. Şurası açıktır ki bu semai dinler bir anda ortaya vahiyle çıkmış dinler değildir. Başka dinlerin kutsal metinlerine ve teolojiye biraz girerseniz bu öğretilerin çok daha eskilere dayandığını göreceksiniz. Ha bazılarınız diyecektir, bu islam dininin Ademle geldiğinin kanıtıdır işte. Eyvallah, nasıl yorumlarsanız öyledir, orası beni alakadar etmez. Ancak şunu iyi bilin ki insanın sosyolojik hayatı evrimleştikçe dini öğreti sürekli kendini yenilemek için sorulara cevaplar üretir. Ancak sıradan bir insanın bir dini bulunduğu çağda kendi mantığı çerçevesinde tutarlı olarak yaşayabilmesi için dininin kurallarının hepsini bilmesi mümkün değildir. Bir insanın bir dinin mensubu ve pratikçisi olarak yaşayabilmesi için evinde her biri binlerce sayfadan oluşan onlarca cilt eserden faydalanmak gerekir.
Siz bu kitapları karıştırıp acaba göte parmak soksak oruç bozulurmu sorusuna cevap ararken elin oğlu petrolle çalışan buhar makinesini icat etti ve aldı yürüdü. Ingiliz buhar makinesini icat edip buharlı gemiler yaparken ve dünyayı istila edebilecek bir güce kavuşmak için donanmasını sil baştan metal gövdeli gemilerle yenilerken, Osmanlı sahip olduğu topraklarda fışkıran siyah sıvının ne olduğunu bile bilmiyordu. Dinin insan beynini nasıl uyuşturduğunun, insanı bilmediği bir dildeki metinleri papağan gibi anlamadan nasıl tekrar ederek bir devleti zombi cumhuriyetine dönüştürdüğünün en acı örneği Osmanlıdır. Hani derler ya bir gece de harfleri değiştirdiler bütün halk cahil oldu. İşte bu gerçeği gizlemek için kullandıkları yalandır. Hangi alimi yetiştirdiniz, neyi icat ettiniz bu harfler değişmeden diye sorduğunuzda da mal gibi bakarlar. Atatürk bu harfleri değiştirmeden 1,5 asır önce, Newton gravitasyonu bulmuştu, hareket kanunlarını, eylemsizliği, momentumu tanımlamıştı. Optik biliminin matematiksel temellerini atmıştı. Faraday doğru akım elektiriğininin kanunları üzerine harıl harıl çalışmıştı, Maxwell elektromanyetiği matematikleştirmişti, Newton, Leibniz, Gauss sonrasında Reimann ve daha niceleri matematiğe ve geometriye yeni uzaylar kazandırmış, lineer cebiri, türevi, integrali, diferansiyel denklemleri, eğrisel uzayı tanımlamıştı. Ruslar, Italyanlar daha 19 yy. bitmeden radyoyu bulmuşlardı. Einstein diye bir adam çıktı, görecelik prensibini, ışığın hızını, fotoelektriği ve daha bir çok yeniliğe imza attı. O bunları yaparken almanyada diğer bazı bilim adamları quantum mekaniğinin temellerini attılar. Biz 1910’larda balkan savaşlarındayken, donanmada batıdaki hızlı metallik gövdeli savaş gemilerinin bir muadili bile elimizde yokken Rusya’da bu gemilerin konstrüksiyonunun tasarımının ilkelerini ortaya koyan enstitü açılmıştı (Krilov). Dahası almanyadan para verip ulan bizim de yeni gemimiz olsun diyerekten aldığın iki tane götü kırık gemiyle gidip yukarıda sözünü ettiğim enstütünün sahibi Rusyanın limanını bombaladın ve savaşa girip ziyan oldun.
Tarih din merkezli düşünerek bir yerlere gelmeye çalışanlara daima büyük dersler vermiştir. Başbakan Binali Yıldırım Yavuz Sultan Selim köprüsünü açarken suratındaki ifadesine, heyecanlı ağzından tükürükler fışkırarak meydana toplanmış cahil halka karşı yaptığı konuşmayı bir daha izleyin. Bir köprü açıyorsun yahu. Bir köprü açarken zannedersin dünyaya meydan okuyor. NASA’da bilmiyorum tesadüfen belki internette tıklayıp bu adamın konuşmasını dinleyen basit bir çalışan herhalde kıçıyla gülüyordur başbakanın bu heyecanına.
FETÖ diye bir örgütten cahil de olsa doğruyu kavrayacak kadar sağduyulu ve savaşçı/cesur olan halkımızla başa çıkabildik. Ancak bir dinci örgütten kurtulup başka dinci bir yapılanmanın kucağına kendinizi bırakmayın.
Bu ülkeyi muasır medeniyetlerin üstüne çıkarma yolunda dönüp dolaşıp geleceğiniz çizgi Atatürk çizgisidir. Bunları yaparken dinle ilgili tabuları teker teker yıkacaksınız. Insanların beyinlerini özgürleştireceksiniz. 7 yaşına kadar çocuğunuza 10 tane sureyi ezberletmek yerine kendi dilinde okuma, yazma, basit matematiksel işlemleri yapmayı, yabancı dilde birkaç kelimeyi, bilgi teknolojilerini kullanmayı öğretin. Masal anlatmayın, tarih anlatın, bilim tarihi anlatın. Bu ülke böyle uygarlaşır.
Yoksa Atatürk şöyle yazmıştı diye burada çemkirerek tek bir kazancınız olur: terörist grupların köpeği olursunuz, iki gün sonra da çatışmada geberir, leşinizi de kurtlar kargalar yer.
Türkiye’yi muasır medeniyetlerinin üstüne çıkaracak formül ümmet dini filan değildir. Bütün halkı en çağdaş bilgilerle donatacaksın. Topyekün bir eğitim hareketi başlatmak lazım. Elimizde ne petrol var, ne gaz, ne altın, ne uranyum ne bitmek bilmeyen kömür yatakları ne uçsuz bucaksız tundra ormanları ne de devasa tatlı su gölleri, istanbul boğazı genişliğinde akan nehirler. Önümüzdeki 50 yıl bizi bir yere getirecek elimizdeki tek nimet genç nüfusumuz. Eğer bu nüfusa en iyi eğitimi verirsek 50 sene sonra bugünün Güney Kore’sinin, Japonyanın yaptığı atılımı yaparız. Yok eğer bu nimeti iyi kullanmazsak ve gene beyinlerini Kuran ayetleriyle ve bir sürü dini öğretiyle doldurursak Pakistan oluruz.
Seçim size ait. Kafanızı kullanın. Beyin bedava.

***

Size bir gün birileri, Atatürk’ün Medeni Bilgiler kitabındaki “din eleştirilerini” gösterip, “Bakın işte Atatürk dinsizdi!” derse ona bu yazımı okutun…
“Atatürk, 1930 yılında Afet İnan’a Medeni Bilgiler adlı bir kitap “dikta ettirmiştir”. Bu kitabın yazılış amacı, adı üstünde topluma “medeni bilgiler” vermektir. Tarihi, sosyal, toplumsal ve dinsel konularda yoğunlaşan Medeni Bilgiler kitabında Atatürk, “devrimci bir yaklaşımla” yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını “evrensel bilgilerle” tanıştırmak istemiştir. Bu kitabın temel amacı, akıl ve bilime vurgu yaparak, çağdaş ve demokratik bir devletin yurttaşlarını bilinçlendirmektir. Radikal bir devrimci olan Atatürk, Osmanlı toplumunda “akıl ve bilimin” önünü kapatan şeyin “din” daha doğrusu “dinin çarpıtılmış yorumları” olduğunu bilmektedir. Bu durumda en çabuk biçimde akıl ve bilimin önünü açmak için, “kendisine dinsiz denilmesini bile göze alarak”, genelde dinleri özelde de İslam dinini ağır biçimde eleştirmiştir. Dünya tarihinde hiçbir Müslüman devrimcinin cesaret edemeyeceği bu “din eleştirileri”, Atatürk’ün kendisini toplumuna feda ettiğinin en açık kanıtlarından biridir.” — Sinan Meydan

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Atatürk ve Müzik

Hayatta müzik lazım değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzik ile ilgisi olmayan varlıklar insan değildirler. Eğer söz konusu olan hayat, insan hayatı ise müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat zaten mevcut olamaz. Müzik hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir.




21 Mayıs 2017 Pazar

Onur Yemeği


 Onur Yemeği
Bu haftaki tarifim onur yemeği...
Malzemeler:
su
tuz
şeker
b vitamini
Tarifi uygulamak zor ama uygulayanlar var: Nuriye ve Semih

KHK ile işlerine son verildiğinde önce itiraz ettiler. Karşılarında bir muhatap bulunamayınca da uzun soluklu seslerini duyurma çabası başladı. Tam 120 gün boyunca aklınıza yasal protesto çevresinde ne geliyorsa yaptılar. Meydanda oturdular, imza topladılar, haykırdılar. Buna rağmen "yasa" koruyucuları onları 27 kere göz altına aldı şiddet uyguladı. En sonunda son çare olarak "bizi açlığa mahkum eden bu kararnameye karşı halkımıza ve kamuoyunun vicdanına güveniyoruz" deyip eyleme başladılar.
Bak ne diyor Nuriye Gülmen:
“Ne ölmek, ne sakat kalmak, ne de bir saniye daha aç kalmak istiyoruz. Bu konuda çok netiz. tek isteğimiz işimiz! İşimizi geri istiyoruz ve bizim için mesele bu kadar basit. Bize artık, ‘açlık grevi yapmayın, bırakın’ diyenler lütfen açlık greviyle ilgili taleplerini muhataplara iletsinler. 'Bu insanlar bu kadar gündür açlık grevinde, biz artık onların aç kalmalarını, vücutlarına zarar gelmesini istemiyoruz.’ desinler. Muhataplar bir duymazdan ve görmezden gelme tavrı içerisindeler. Bu tavırla 180 gündür karşılaşıyoruz ama gördüklerini, duyduklarını çok iyi biliyoruz. Bu bir irade savaşıdır. Halkın sahiplenmesi ile, desteği ile biz kazanacağımıza inanıyoruz ve bundan eminiz. Eninde sonunda kazanırız, ama vücudumuza bir zarar gelmeden, ölüm sınırına gelmeden kazanmamız gerçekten anlamlı olur. Kimse ‘ben şunu yaparsam ne olur ki, ne kıymeti olur ki’ diye düşünmesin. Herkesin yapacağı bir şey var ve bu yapılacaklar bizim için çok kıymetli. bir kişiye bile direnişimizi ve grevimizi anlatmanın çok büyük önemi var. Son olarak açlık greviyle ilgili söylemek istediğim şey şudur: Biz açlık grevi yapmayı tercih etmezdik, istemezdik, kimse kendi bedenine zulmetmek istemez. Ama bugün bu açlık grevini görenler şunu anlasın istiyoruz; burada bir ekmek kavgası var. Bu ekmek kavgasının ne olduğunu hatırlatmak, anlatmak istiyoruz. Tarihi tarih yapan ekmek kavgasıdır, onur mücadelesidir. 150 bin kamu emekçisi işinden atılmış, insanlar intihar ediyor ve ortada kimse yok! Son iki ayda 37 insan intihar etti. İşte biz bu tabloyu yıkmak istiyoruz, açlık grevi böyle bir tabloyu yıkacak olan çığlıktır. Teslimiyet karşısında direniş bayrağının yükseltilmesidir.”
Sizinle açlık grevi nedir ne değildir gerekli bir eylem mi gereksiz bir eylem mi diye tartışmayacağım.  Zaten bu ülke de en kolay yapılan ilk 3 şey;
KHK ile kararname çıkarmak
Bekara karı boşamak
Klavye başında ahkam kesmek...
Ama benim bu  konuda söylemek istediklerim var:
Bu insanlara bir şey olursa Hükümet kadar hatta hükümetten daha çok muhalefeti suçlarım. Biz hükümetin ne olduğunu bildik de, hükümetin istediği gibi muhalif olmayı bu devirde öğrendik. Yoksa "olabilir mi böyle bir şey" cümlesi Kemal bey'e değil normal halka yakışır. Ben sormalıyım; "olabilir mi böyle bir şey" diye sen de "olamaz" deyip gereken ne ise onu yapmalısın! Yapmalısın, çünkü AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNİN adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesinde belirtildiği gibi, "bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır." ve "bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
a) Kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;
b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak..." OHAL ile KHK'nın normalleştirilmesine izin vermek  yasal değildir, çünkü anayasının 15. maddesine göre OHAL, sıkıyönetim ve seferberlik durumlarında bile asla dokunulamayan temel haklarımız var bizim. Ve en temel haklarımıza saldırılırken gıkımız çıkmıyor.  Evet  anayasanın 15. maddesine göre "birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz."
Binlerce insan işinden edildi bakın bin iki bin değil binlerce. aksi bir şey söyleyen herkes FETÖ'cü ya da terörist. Ya hu senelerdir neredeydiniz. Bu ülkeyi ben mi yönetiyordum da bu kadar yayıldılar diye sormazlar mı insana? Önceden biz Fetullah denen pisliğe söylenirken de suçluyduk şimdi de suçluyuz! Bir haklı iktidar!
Kimsenin ölmesini istemiyorum kimsenin ölümünü seyretmek istemiyorum. Bu ülke benim çarmıhım ve ben bu çarmıhtan sadece adalet istiyorum.
reportare.com


19 Mayıs 2017 Cuma

FERDA - Bugünün gençlerine


Atatürk Sanat ve Edebiyat
FERDA
- Bugünün gençlerine -

Ferda senin; senin bu teceddüd, bu inkılâb...
Her şey senin değil mi ki zâten?.. Sen, ey şebâb,
Ey çehre-i behîc-i ümîd, işte ma'kesin
Karşında: Bir semâ-yi seher, sâf ü bî-sehâb,
Âğuş-i lerzedârı açık, bekliyor., şitâb!
Ey fecr-i hande-zâd-ı hayât, işte herkesin
Enzârı sende; sen ki hayâtın ümidisin,
Alnında bir sitâre-i nev, yok, bir âftâb,
Sönsün mûebbeden.
Sönsün müebbeden o cehennem; senin bugün
Cennet kadar güzel vatanın var, şu gördüğün
Zümrüt bakışlı, inci şetaretli kızcağız
Kimdir bilir misin? Vatanın... Şimdi saygısız
Bir göz bu nazlı çehreye - Allah esirgesin –
Kem bir nazarla baksa tahammül eder misin?
İster misin, şu ak sakalın pâk ü muhteşem
Pîşâni-i vakaarına, bir kirli el demem,
Hattâ yabancı bir el uzansın? Şu makberi,
Razı olur musun, taşa tutsun şu serseri?
Elbet hayır; o makber, o pîşâni-i vakur
Kudsî birer misâl-i vatandır... Vatan gayur
İnsanların omuzları üstünde yükselir.
Gençler, bütün ümmid-i vatan şimdi sizdedir:
Her şey sizin, vatan da sizin, her şeref sizin;
Lâkin unutmayın ki zaman tünd-ü mutmain
Bir hatve-i samût ile ta'kîb eder bizi.
Önden koşan, fakat yine dikkatle her izi
Ta'mika yol bulan bu yanılmaz muâkıbin
Şermende-i itabı kalırsak, yazık!.. Demin
"Ferda senin!" dedim, beni alkışladın; hayır,
Bir şey senin değil, sana ferda vediadır;
Her şey vediadır sana, ey genç, unutma ki
Senden de bir hisâb arar âtî-i müştekî.
Mâzîye şimdi sen bakıyorsun pür-intibah,
Âtî de senden eyleyecek böyle iştibâh.
Her uzvu girdibâd-ı havâyicle sarsılan
Bir neslin oğlusun; bunu yâd et zaman zaman.
Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir,
Bir ufk-ı i'tilâ açılır, yükselir hayât;
Yükselmeyen düşer: ya terakkî, ya inhitat!
Yükselmeli, dokunmalı alnın semâlara;
Doymaz beşer dedikleri kuş i'tilâlara...
Uğraş, didin, düşün, ara. bul, koş, atıl, bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!

Tevfik Fikret
( 1867 - 1915 )
Tevfik Fikret, Yaşamı, sanatı,  şiirleri,
Varlık Yayınları, 1995

YARIN
- Bugünün gençlerine  -

   Yarınlar senin; senin bu devrim, bu yenilik..
Her şey senin değil mi zaten?.. Sen, ey gençlik,
Ey umudun güzel yüzü, işte karşında aynan:
Temiz ve bulutsuz, ağaran bir gök,
Titreyen kucağını açmış, bekliyor.. Koş, çabuk!
Ey hayatın gülerek doğan sabahı, işte herkesin
Gözleri sende; sen ki hayatın umudusun,
Alnında yeni bir yıldız, hayır, bir güneş.
Doğ ufuklara, önünde şu sıkıntılı geçmiş
Sönsün sonsuza değin.
Bir daha yaşanmasın o cehennem; senin bugün
Cennet kadar güzel yurdun var; şu gördüğün
Zümrüt bakışlı; inci gülüşlü kızcağız
Kimdir, bilir misin? Yurdun.. Şimdi saygısız
Bir göz bu nazlı yüze -Tanrı esirgesin-
Kötü bir gözle baksa, katlanabilir misin?
İster misin, şu ak sakalın temiz, görkemli,
Onurlu alnına, bir kirli el şöyle dursun,
Hatta yabancı bir el uzansın? Şu mezarı
Bırakır mısın, taşa tutsun bir serseri?
Elbette hayır; o mezar, o onurlu alın
Kutsal birer örneğidir yurdun.. Yurt çalışkan
İnsanların omuzları üstünde yükselir.
Gençler, yurdun bütün umudu şimdi sizdedir.
Her şey sizin, yurt da sizin, şeref de sizin;
Ama unutmayın ki zaman ağır, güvenli,
Sessiz adımlarla arkamızdan gelir.
Önden koşan, ama dikkatle her izi
İncelemeye yol bulan bu şaşmaz izleyici
Paylayıp utandırırsa bizi, yazık! Demin
’’Yarınlar senin’’, dedim, beni alkışladın; hayır,
Bir şey senin değil, sana yarın emanettir;
Her şey emanettir sana, ey genç, unutma:
Senden de hesap sorar, yakınır gelecek.
Geçmişe şimdi sen ibretle bakıyorsun,
Gelecek de senden böyle kuşkulanacak.
Her organı ihtiyaç kasırgasıyla sarsılan
Bir kuşağın oğlusun; bunu arasıra anımsa.
Unutma; çağın şimşeklerin bollaştığı çağdır:
Her yıldırımda bir gece, bir gölge yıkılır,
Bir yükseliş ufku açılır, yükselir yaşamak;
Yükselmeyen düşer: ya ilerlemek, ya yıkılmak!
Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere;
Doymaz insan denilen kuş yükselmelere...
Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!

Sadeleştiren:
Asım Bezirci

Tevfik Fikret, Bütün Şiirleri, Can yayınları, 1984
 şiirparkı.com




Türk Gençliği

Ümit kaynağı gençlik 

Gençler! Vatanın bütün ümidi ve geleceği size, genç kuşakların anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.

1919 (Mazhar Müfit Kansu, E.Ö.K. Atatürk’le beraber, Cilt: I, s. 248)

Başımıza neler örülmek istenildiği ve nasıl karşı koyduğumuz ve daha doğrusu milletin arzu ve emellerine uyarak ve onun yardımıyla nasıl çalıştığımız görülmeli ve gelecek kuşaklar için ibret ve uyanıklığı gerektirmelidir. Zaten her-şey unutulur. Fakat biz her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki hiçbir şeyi unutmayacaktır; geleceğin ışık saçan çiçekleri onlardır. Bütün umudum gençliktedir!

1919 (Mazhar Müfit Kansu, E.Ö.K. Atatürk’le beraber,Cilt: II, s. 471-472)

Her şeye rağmen kesinlikle bir aydınlığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imam yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve gerçek aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdür.

1918 (Ruşen Eşref Onaydın, Atatürk’ü Özleyiş, s.17)

Gençler için vatanî işlerde ölmek söz konusu olabilir;fakat korkmak, asla!

1919 (Reşit Paşa’nın Hatıraları, s. 127)

Gençler! Cesaretimizi kuvvetlendiren ve devam ettiren sizsiniz. Siz, almakta olduğunuz eğitim ve kültür ile insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir özgürlüğünün en değerli simgesi olacaksınız. Ey yükselen yeni kuşak! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz!

1924 (Atatürk’ün S.D.II, s.182)

Bu memleketin gençliği, hakkımda pek büyük sevgi gösterdi. Bu kadar lâyık olduğumu bilmiyordum. Arkadaşlar! Bu memleketi ve bu milleti yüzyıllardan beri berbat edenler çoktan ölmüştür. Bütün gençlik, buna iman etmelidir. Bizim kanımız akmadıkça bunlar bir daha geri gelmeyecektir. 1924 (1933 "Cumhuriyetin Onuncu Yıldönümü",Giresun Halkevi Neşriyatı, 1933)

Bu kadar kuvvetli ve zinde bir gençlik içinde kendimi gördüğümden dolayı mutluyum.

1924 (1933 "Cumhuriyetin Onuncu Yıldönümü", Giresun Halkevi Neşriyatı, 1933)

Milletin değerli ve seçkin gençleriyle konuşmak benim İçin mutluluktur.

1930 (Vakit gazetesi, 11. 11. 1930)

Milletin bağrından temiz bir kuşak yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkamda kalmayacak!

1923 (Ercüment Ekrem Talû Tasvir gazetesi 10. 11. 1946)

Asla şüphe yoktur ki cumhuriyetin gelecek evlâtları, bizden daha çok bolluğa ve rahata kavuşmuş ve mutlu olacaklardır.

1927 (Atatürk’ün TTB.IV, s. 535)

Türk gençliğinin birinci görevi

Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen millî felâketlerin doğurduğu uyanıklığın ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk gençliği! Birinci görevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni, sonsuza dek korumak ve savunmaktır. Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir. Gelecekte de, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, iç ve dış, düşmanların olacaktır. Bir gün, bağımsızlık ve cumhuriyeti savunma zorunluğuna düşersen, göreve atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şartlarını düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şartlar, çok elverişsiz bir nitelikte belirebilir. Bağımsızlık ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmemiş bir galibiyetin temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şartlardan daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, memleketin içinde, iktidara sahip olanlar dalgınlık ve doğru yoldan ayrılma ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri kişisel çıkarlarını, memleketi ele geçirenlerin siyasî emelleriyle birleştirebilirler. Millet, fakirlik ve yoksulluk içinde harap ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin evlâdı! İşte, bu durum ve şartlar içinde de görevin; Türk bağımsızlık ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki soylu kanda, mevcuttur!


1927 (Nutuk II, s.897-898)

Gençler ve yüksek ülkü

Siz, genç arkadaşlar, yorulmadan beni izlemeye söz vermişsiniz. İşte ben, özellikle bu sözden çok duygulandım. Yorulmadan beni izleyeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman da durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni izlemektir. Yorgunluk her insan, her yaratık için doğal bir haldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevî bir kuvvet vardır ki işte bu kuvvet, yorulanları dinlendirmeden yürütür.

Sizler, yeni Türkiye’nin geç evlâtları, yorulsanız da beni izleyeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği amaca, bizim yüksek ülkümüze durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

1937 (Cumhuriyet gazetesi 1.4.1937)

Yeni Türkiye Devleti bütün Türklük karakterlerini, yani onun dinç, kararlı, erdemli etkinliklerini kendisinde toplamıştır. Gençler! Biz size geçmişten, geçmişin hurafelerinden, geçmişin olaylarından uzak bir yeni doğmuş çocuk çıkardık. Olaylardan, olayların zorunluğundan çıkan bu çocuk, sizin pek değerli katılımınızla, aydın yardımınızla çıktı. Bu çocuğu büyütüp yükseltmek bizlerden sizlere yönelir. Bu görevde başarılı olacağınıza, gördüğüm kanıtlar sayesinde pek çok kuvvetlerle iman edenlerdenim.

1923 (Atatürk’ün S.D.II, s.133)

Gençler! Benim gelecekteki emellerimi gerçekleştirmeyi üstlenen gençler! Bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnun ve mesudum. Buna gerçekten sevinmekteyim. Fakat beraber yaşadığımız sürece benim hedefime yürümenizi hepinizden istemek, geçerli bir hakkım olarak tanınmalıdır.

1937 (Babalık gazetesi, 6.4.1937; Trakya Dergisi, Sayı: 9, 1937, s. 6)

Gençler ve milletin yükselmesi  
Sayın gençler, yaşam mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı yaşamda yalnız iki şey vardır. Galip olmak, mağlup olmak. Size, Türk gençliğine terk edip bıraktığımız vicdanî

emanet, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima galip olacaksınız. Milletin yükselme gerek ve şartları için yapılacak şeylerde, atılacak adımlarda kesinlikle tereddüt etmeyin. Milleti,o yükselme aşamasına götürmek için, dikilecek engelleri hep birlikte önleyeceğiz. Bunun için beyinlerinize, sezişlerinize, bilginize, gerekirse bileklerinize,pazılarınıza, bacaklarınıza başvuracak, fakat sonuçta ne olursa olsun kesinlikle o amaca varacağız. Bu millet, sizin

gibi evlâtlarıyla lâyık olduğu olgunluk derecesini bulacaktır.

1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 133)

Şeyh Sait isyanından sonra bir "Aydınlatma Kurulu" oluşturarak Anadolu’yu dolaşmaya karar veren İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği’nin telgrafına cevabı :

Kurulunuzun oluşmasını memnuniyetle karşıladım. Memleketin aydın gençliğinin bağnazlık ve gericiliğe karşı mücadelesindeki yüksek görevini idrak ile girişim alanına geçmesi, takdire değerdir. Düzenleyeceğiniz kurulların memleket içinde seyahati, en büyük bilim ocağına, memleketimizi yakından inceleme fırsatını da vereceğinden ayrıca faydalıdır.

1925 (Atatürk’ün S.D.V..S.154)

Benim anladığım gençlik, bu devrimin fikirlerini ve ideolojisini benimseyip gelecek kuşaklara götürecek kimselerdir. Benim gözümde yirmi yaşında bir yobaz ihtiyardır, yetmiş yaşında bir idealist de güçlü bir gençtir.

(Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün İdeolojisi, Bayram gazetesi, 14. 11. 1978)

Gençliğin yetiştirilmesi 

Gençliği yetiştiriniz. Onlara bilim ve kültürün olumlu fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Özgür fikirler uygulamaya geçtiği zaman, Türk milleti yükselecektir. (Afetinan, Atatürk’ün B.N.M., s.37)

Gençliği kesinlikle ülkü sahibi ve memleketle ilgili olarak yetiştirmek, herkesin, hepimizin, her devlet adamının başta gelen görevidir.

(Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, s. 62)

Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz: 1- Milliyetine, 2- Türkiye Devleti’ne, 3- Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düşman olanlarla mücadele gereği. Bireyleri bu mücadele gerekleri ve araçlarıyla donanmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. Mücadele, mücadele gerekir.

1922 (M.E.İ.S.D.1, s. 9)

Gelecek için hazırlanan vatan evlâdına, hiçbir güçlük karşısında baş eğmeyerek tam sabır ve dayanma ile çalışmalarını ve öğrenimdeki çocuklarımızın anne ve babalarına da yavrularının öğrenimlerinin tamamlanması için her özveriyi göze almaktan çekinmemelerini tavsiye ederim. Büyük tehlikeler önünde uyanan milletlerin, ne kadar kararlı olduklarını tarih doğrulamaktadır. Silahıyla olduğu gibi kafasıyla da mücadele zorunluğunda olan milletimizin, birincisinde gösterdiği gücü ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur.

1921 (Atatürk’ün M.A.D., s. 4-5)

Yabancı unsurlarla mücadele gereği

1933 Razgrad olayını protesto amacıyla yapılan gençlik gösterisinin izin alınmadan yapılması sebebiyle kovuşturmaya geçilmesi üzerine, izinsiz gösteriyle ilgileri olmadığını bildiren Türk Talebe Birliği Kongresi daimî delegelerine cevap telgrafı :

Gençliğin çalışkan, duyarlı ve milliyetçi yetişmesi esas dileklerimizdendir. Gençlik, her türlü faaliyetlerinde cumhuriyet yasalarına ve cumhuriyet kuvvetlerinin usul ve kurallarına uymaya da dikkatli olmalıdır. Cumhuriyet Hükûmeti’nin millî sorunlarda görevini bilir olduğuna ve yasaların ve adlî kuvvetlerin adaletine inanınız.

1933 (Cumhuriyet gazetesi, 28. 4. 1933)

Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara özellikle varlığı ile, hakkı ile, birliği ile çelişen bütün yabancı unsurlarla mücadele gereği ve millî düşünceleri tam bir imanla her karşı fikre karşılık olarak şiddetle ve özverili olarak savunma zorunluğu aşılanmalıdır. Yeni kuşağın bütün ruhsal kuvvetlerine bu özellik ve yeteneğin verilmesi önemlidir. Sürekli ve müthiş bir savaş şeklinde beliren milletler yaşamının felsefesi, bağımsız ve mutlu kalmak isteyen her millet için bu yüksek özellikleri şiddetle istemektedir.

Yeni kuşağın taşıyacağı manevî özellikler yanında kuvvetli bir erdem aşkı ve kuvvetli bir düzen ve disiplin fikrinden de söz etmek zorunluğundayım.

1921 (Atatürk’ün MA.D., s. 4)


14 Mayıs 2017 Pazar

Annelerin annesi Zübeyde Hanım


O sadece vatan için yıllarını cephelerde geçiren Mustafa Kemal'in değil, Türk milletinin de annesiydi 
15 Ocak 2003 günü yitirdiğimiz Zübeyde Hanım'ın ailesi Anadolu'dan Rumeli'ye göç eden Türkmenler'dendi. Babası Sofuzade Sadullah Ağa, annesi ise Ayşe Hanım'dı. Selanik yakınlarındaki Langaza'da toprak işleri ile uğraşan bir ailenin kızı olarak 1857 yılında dünyaya gelmiş ve gençliği çiftlikte geçmişti. Annesi Molla Hanım, kendisi ise Zübeyde Molla olarak anılırdı. Ali Rıza Efendi ile evlendikten sonra ilk yıllarını Olimpos Dağı eteklerindeki Papazköprüsü denilen mevkide geçiren Zübeyde Hanım ve ailesi Selanik'teki pembe boyalı eve taşınacaklardı.

Ali Rıza Efendi'nin Zineti Bostan denilen bir arsanın üzerine yaptırdığı bu evde Atatürk'ü dünyaya getirmişti. O günleri şöyle anlatıyordu: "Bahçe duvarları yüksek ve alt pencereleri de demir parmaklıklıydı. Mustafam bu evin ikinci katında sol tarafa düşen ocaklı odada doğmuştu. O zamanlar Ali Rıza Efendi'nin memuriyeti Çayağzı denilen yerdeydi. Bazı geceler eve gelemiyordu. Bu sebeple bana Uftade isimli bir yardımcı tutmuştu. Bu evde ana-oğul ıssız bir hayat geçirdik."

YENİDEN ÇİFTLİK HAYATI
Eşi Ali Rıza Efendi'nin vefatı ile 27 yaşında dul kalan ve çocukları ile yeniden çiftliğe dönen Zübeyde Hanım, bu tarihten sonra oğlunun iyi bir tahsil görmesi için çabaladığı dönemler başlayacaktı. Sadece tahsil hayatında değil, arkadaşları ile birlikte kurduğu "Vatan ve Hürriyet" isimli derneğin çalışmaları sırasında da oğlunun yanındaydı. Kimi zaman onları uyarıyordu ve diyordu ki: "Evladım siz acemisiniz. Madem ki böyle şeylerle uğraşıyorsunuz. Beni yaptığınız işlerden haberdar ediniz. Çok dikkat etmelisiniz. Gizli şeylerinizi bana veriniz. Yegane erkek evladım sensin."

Balkan Savaşı sırasında Selanik'in sınırlarımız dışında kalması üzerine Zübeyde Hanım İstanbul'a gelmişti. Ancak işgal kuvvetleri tarafından yapılan baskınlardan çok etkilenmiş ve hastalığı bu dönemlerde nüksetmişti. Atatürk'ün Milli Mücadele için Samsun'a çıkması ile aralarındaki özlem uzun süre devam edecek ve annesi ile bu özlem 14 Haziran 1922 günü Adapazarı'nda son bulacaktı. Buluşma sahnesi herkesi duygulandırmıştı ve bu kavuşmaya tanık olanlardan Ahmet Emin Yalman şunları söyleyecekti: "Bu yüksek ruhlu kadın, küçük yaşta babasız kalan evladını yetiştirmek için büyük azimle çalışmış ve her türlü zorluğa göğüs germişti. Yıllardan beri görmediği oğluyla üzerinde sade bir basma entari olduğu halde buluşmaya giderken yanındakiler kalbinden rahatsız olduğunu bildiklerinden onu hazırlamak kaygısına düşmüşlerdi. Bu endişeyi sezmesi, bize sakin olduğunu söylemesi onun ne asil ruhlu olduğunu gösteriyordu."

HASTALIĞI ARTIYOR
Ankara'nın sert ikliminin kendisine iyi gelmediğini ifade eden doktorları kendisine İzmir'i tavsiye etmişlerdi. Salih Bozok refakatinde annesini İzmir'e uğurlayan Atatürk, istasyonda demişti ki: "Salih, annemin hastalığı çok vahimleşti. Korkarım ki yolda kendisine bir hal olmasın. Son isteğini yerine getirmek için engel olmak istemedim. Bu korktuğum şey vaki olursa yapacağın şey şudur. Ankara'ya yakınsanız Ankara'ya dönesiniz. İzmir'e yakınsanız oraya gidersiniz. Annemin cenazesi benim her zaman ziyaret edebileceğim bir yere defnedilmelidir."

Zaman zaman fotoğraf subayı Esat Bey'i İzmir'e gönderen Atatürk: "Git benim için annemin elini öp, emirlerini sor" diyordu. Zübeyde Hanım ise her seferinde diyecekti ki: "Mustafam'a selam söyle." Tek özlemi oğluydu. Türk milletinin umudunu bağladığı bir kumandandı, bir kahramandı ama onun için sadece "Mustafa"sıydı. Atatürk 15 Ocak 1923 günü Eskişehir'e gelmiş, Hükümet konağında bir konuşma yaptıktan sonra İzmir'e yola çıkmıştı. Gün ağarmak üzereydi ve Emir Çavuşu Ali'yi çağırarak soracaktı: "Bir haber var mı?" Emir subayı şifre geldiğini ancak çözülmediğini belirttiğinde hüzünle şu sözleri söyleyecekti. "Annemin öldüğünü biliyorum. Bir rüya gördüm. Yeşil tarlalarda annemle dolaşıyordum. Birden bir fırtına çıktı ve annemi götürdü."

Telgraf Salih Bozok'tan gelmişti ve annesinin vefat ettiğini bildiriyordu. Ardından defin işlemlerini takip eden Hasan Soyak, mezarının Atatürk'ün istediği biçimde hazırlanmasına da değinirdi: "Atatürk annesi için kesin olarak bilmiyorum ama tahminime göre Latife Hanım tarafından yaptırılan sandukalı ve uzun kitabeli mezarı beğenmemiş ve kitabede 'Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nin saygıdeğer anneleri Zübeyde Hanımefendi'nin...' diye başlayan uzun cümleden hiç hoşlanmamıştı. Bana dedi ki 'İlk fırsatta İzmir'e gidersin. Bu sandukayı ve kitabeyi kaldırırsın. Dağdan iki büyük ve uzun taş getirirsin. Birini olduğu gibi temel üzerine tespit ettirir diğerini de baş tarafa diktirirsin. Ve yerini biraz düzelterek: 'Atatürk'ün anası Zübeyde Hanım burada gömülüdür' diye yazdırırsın. Altına da ölüm tarihini koydurursun.

 Ergun Hiçyılmaz(2004)
Ergun Hicyilmaz @ SABAH

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Köpeğin Mirası


Çobanın birisi, kurtlara karşı kahramanlık gösteren köpeğine bir koyun bağışlamış. Olacak ya, o günlerde köpek ölmüş, fakat çoban sözünden dönmemiş. Köpeğe adanan koyun ise habire doğurmuş da doğurmuş, olmuş ayrı bir sürü. Çoban bunları ne yapacağını bilememiş. En sonunda mahallin hakimine gitmiş, bu köpeğin mîrasının kime kalacağını sormuş.

O da allem etmiş, kallem etmiş, kitabları karıştırmış; sonra da mîrasın kendisine kalacağını söylemiş. Büyük bir yükten kurtulan çoban derin bir nefes alıp ferahlamış, “hemen sabahleyin köpeğin koyunlarını sizin eve getireceğim” demiş.

Adam tam kapıdan çıkacağı zaman aklına bir şey takılmış,geriye dönerek sormuş:

“Hakim bey, Ben bu sürüyü size getireceğim getirmesine de, aklıma takıldı; sen bizim köpeğin nesi oluyorsun?” :) 


8 Mayıs 2017 Pazartesi

Hepsini anneme borçluyum!

Bir matematik profesörü Nobel ödülü almıştı. Ödül töreninden sonraki ilk dersinde, öğrencilerinden biri kendisine şöyle bir soru sordu: 
“Efendim! Dünyada yüzlerce Matematik profesörü var. Ancak bu kadar bilim adamı arasında, ödülü size lâyık gördüler. Sizi diğerlerinden ayıran özellik neydi?” 
Profesör, bu farklı soruya önce bir tebessümle cevap verdi. Ardından da, kendisinden merakla cevap bekleyen öğrencisine şunları söyledi: 
“Doğrusunu söylemek gerekirse, hepsini anneme borçluyum! Çünkü ben küçük bir öğrenciyken, diğer çocukların anneleri, onlar okuldan evlerine döndüklerinde kendilerine: ‘Söyle bakalım, öğretmeninin sorduğu sorulara iyi cevaplar verebildin mi?’ diye sorarlardı. Benim annem ise bana: ‘Söyle bakalım’ derdi. ‘Bugün öğretmenine iyi bir soru sordun mu?’ İşte beni farklı yapan bu oldu. Her zaman diğerlerinin sormadığı soruları sordum ve hayatım boyunca da, sormaya devam ettim!”

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Denizlerin Dalgasıyım

 

Bu ülkenin esprisi koca koca adamlar 3 genç fidana kıydığında bitti...Nejat Uygur

1 Mayıs 2017 Pazartesi

1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü.


İlk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüş düzenlediler.

1 Mayıs 1886'da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. Luizvil'de 6 binden fazla siyah ve beyaz işçi, birlikte yürüdü.

Bu gösteriler 1 Mayıs'ı izleyen günlerde tüm harareti ile devam etti ve 4 Mayıs'ta kanlı Haymarket Olayı'na yol açtı.

İşçilerin bu top yekün isyanı, işverenlerin tepkisini çekti. Chicago'da greve çıkan 40 bin işçinin eylemini bastırmak için, saldırılar düzenlendi. İşverenler grevi kırmak için sokak çeteleriyle anlaştı. Sokak çeteleri bir taraftan işçilere saldırıyor, bir taraftan da grev kırıcılığı yapıyordu. Grevci işçilerle sokak çeteleri arasında çıkan kavga sırasında, polisin işçilerin üzerine ateş açması sonucu 4 işçi yaşamını yitirdi.

Hükümet ve işverenler, işçi eylemini kolay kolay içlerine sindiremiyordu. 1 Mayıs sonrası işten atmalar, baskılar yoğunlaştı. Olaylara neden oldukları gerekçesiyle 8 işçi hakkında idam istemiyle dava açıldı. İşçiler idam cezasına çarptırıldı.

Dört yiğit işçi önderi Albert PERSONS, Adolph FISCHER, George ENGEL ve August SPIES, 1 Mayıs 1886 yılında 8 saatlik iş günü mücadelesinde önderlik yaptıkları için idam edildi. Albert PERSONS isimli işçi, özür dileme şartıyla affedileceğinin söylenmesi üzerine, mahkeme heyetine: "Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım." der.

Bu olaylardan sonra bir çok ülkede her 1 mayıs işçi bayramı olarak kutlanmaya başlandı.Bu kutlamalar gün geçtikçe bütün dünya ülkelerine yayılmaya başladı ve günümüzde 1 Mayıs emek, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele bayramı olarak kutlanmaktadır.
* * *
1 mayıs, ilk kez Osmanlı döneminde, 1905 yılında İzmir'de kutlandı.

İstanbul'da ilk kez 1 Mayıs kutlaması 1910'da yapıldı.

En kitlesel 1 Mayıs, 1976'da Taksim Meydanı' nda yapıldı. 1977 yılındaki 1 mayıs kutlamalarında, çevredeki binalardan halkın üzerine ateş açıldı. Yaşanan paniğin ardından 37 kişi yaşamını yitirdi ve 200'den fazla kişi yaralandı. Bundan dolayıdır ki taksim 1 mayısın sembolü olmuştur.Bu nedenle her 1 mayıs kutlaması Taksim'de yapılmak istenmektedir.Ama günümüz siyasal iktidarınca buna son zamanlarda izin verilmemektedir.

 Türkiye'de ilk kez 1923'te resmî olarak kutlanmıştır. 2008 Nisan'ında,"Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM'de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiştir.