16 Ekim 2017 Pazartesi

Fakir Baykurt ve Annesi


O günlerde şimdi herkesin bildiği çayın yeni yeni içilmeye başladığı yıllarmış. Evlerinin önüne açılan kahveden gelen, hoş kokulara dayanamayan Fakir Baykurt bir gün: ”Çay isterim, ille de çay!” diye tutturmuş, anası oğluna kıyamamış, elinden tutup kahvenin önüne götürmüş, Kahveci Topal Hüseyin’i çağırmış: ”Hüseyin bir bardak çay getir!
Çay gelmiş, çayın nasıl içileceğini bilmeyen Fakir Baykurt, sıcak çaydan hızla bir yudum içmiş ama ağzı yanınca bardağı yere atmış. Çay döküldü ama toprak kaba olduğundan bardak kırılmadı, diyor. ”Anam şimdi vuracak? Şurama mı vuracak? Burama mı vuracak?” diye korkarken anası kahveciyi yeniden çağırmış: ”Hüseyin bir çay daha ver!”

Fakir Baykurt’a ikinci çay gelmiş. Çayı üfleyerek içmiş. Yıllarca anasına sormuş durmuş: ”Anacığım o gün çayı döktüm, bir tokat vurmadın; neden vurmadın?” Bu sorunun yanıtını anası yıllar sonra oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okulunda vermiş. Oğlunun sınıfını görmek isteyen Elif Baykurt o gün sınıfa girer, oğlunun ders verişini izler. Beş sınıfı birden okutan Fakir Baykurt anasının ders izlemeye geldiği günü şöyle anlatıyor: “Sınıfta estim, gürledim!”

Ders bitince dışarıya çıkıyorlar, yazar anasına soruyor: “Anacığım, beğendin mi öğretmenliğimi?” Anası: “Eh, işte fena değil!” diyor… “Nasıl fena değil, müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor. Sen de fena değil diyorsun, nasıl olur böyle?”

Anası: “Yıllarca sordun, durdun. Şimdi söylüyorum, aç kulağını dinle! Ben sana çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi. Dövseydim, o aslan ölürdü! Böyle öğretmen falan olamazdın. İşte, sen de benim yaptığımı yap ve sakin ol. Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme!…”


Bazı


Bazı gecelerin sabahı yoktur
yalnızca karanlık olarak kalırlar.

Bazı ayrılıkların dönüşü olmaz
giden gider
borçlarıyla yaşar kalanlar.

Geleceği yoktur bazı kalplerin
aşk uğramaz onlara bir daha
tek bir hatırayla yaşlanırlar.

Bazı pişmanlıklar uzun sürer
zamana yayılırlar.

Kendinden kaçanlara
saklanacak yer kalmaz dünyada
gün gelir kendileriyle tanışırlar
asıl yalnızlık o zaman başlar
hayata geç kalmıştır kendine geç kalan
şairin dediği gibi
bir daha yaşamak zorunda kalır
geçmişi anlamayan.

Bazı geceler
bazı insanlar
bazı yerlerde
sahiden karşılaşırlar.

Bazı insanlar
bazı aşklar
bazı şarkılar
bu yüzden unutulmazlar.

Bazı hayatlar hayal tutmazlar
bu yüzden
bazı bazı bazı
çabuk yaşayıp
ansızın kaybolmalar….



Yaşam savaşını kazanan her zaman, en güçlü ya da en hızlı olan değildir !


Yenildiğinizi düşünüyorsanız, yenilmişsinizdir!

Cesur olmadığınızı düşünüyorsanız, korkaksınızdır!

Kazanmak istiyor fakat kazanamayacağınızı düşünüyorsanız, kesinlikle kazanamazsınız demektir!

Kaybedeceğinizi düşünüyorsanız, çoktan kaybetmişsinizdir!

Dışarıdaki dünyaya çıktığınızda anlayacaksınız ki başarı, ancak onu istediğinizde gelecektir.

Alt edildiğinizi düşünüyorsanız, alt edilmişsinizdir!

Yükselmek için yüksek düşünmelisiniz!

Bir ödülü kazanmadan önce kendinizden emin olmalısınız!

Er ya da geç kazanan kişi, kazanacağını önceden düşünebilen kişidir !



A bunch of music






 

 



 
 



Hayatı Daha Düzenli Yaşamak için Öneriler

Hayatınızı düzene sokmanın 50 yolu

Yaşam zaman zaman düşe kalka ilerleyebildiğimiz bir yol ise, bu yolda karşılaştığımız pürüzler aslında önemli değildir. Esas olan çaba ve mücadeledir. En başarılı kişilerin uyguladıkları 77 formül kitabının yazarı Mark Foo’nun litemind.com‘da kaleme aldığı, 50 ipucuyu aklınızda tutmaya bakın, çünkü bunlar yaşamınıza yön verecektir.

1. Evinizdeki kağıt yığınlarından kurtulun ve doğaya karşı sorumlu olduğunuzu, kağıtları geri dönüşüm kutularına atarak gösterin.

2. En çok kimi beğeniyorsunuz? Kendinizi gelecekte nasıl bir resmin içine koyuyorsunuz? Kim olmayı arzuluyorsunuz? O zaman kendinizi o kişi gibi görmeye başlayın.

3. Beklenmedik olayların olumlu sonuçlar verebileceğini düşünün. Dalai Lama’nın dediği gibi; “İstediğini elde edememek, bazen harika bir fırsatı doğurabilir, unutma .”

4. Hayran olduğunuz kişilere, şu anda bulundukları konuma nasıl geldiklerini sorun. Onların hikayelerini dikkate alın, tecrübelerini bir yere not edin.

5. Alkol ve sigara ve diğer kötü alışkanlıklarınızı bırakın.

6. Yaşamınızdan olumsuzlukları çıkartın. İstemediğiniz kişiler ve yapmak istemediğiniz meslekten uzak durun. Sizi üzen arkadaşlarınız varsa, kendinizi zorunlu hissedip onlarla görüşmeye devam etmenin hiçbir anlamı yok.

7. Yeni bir güne, yapacaklar listesi ile başlayın. Gün içerisinde yapmanız gerekenleri önceden bilmek, doğru bir yönde programlı bir şekilde ilerlemenizi sağlar.

8. Evinizi dip bucak temizleyin ve zamanı geçmiş ne varsa atın. Tabi sadece eski faturalar değil aynı zamanda eski eşyalarınızdan da, bir hayır kurumuna bağış yaparak kurtulabilirsiniz.

9. Kişisel kayıtlarınız için bir dosyalama sistemi oluşturun.

10. Bütçenizi gözden geçirerek, yalnızca ihtiyacınız olan şeyleri baz alarak, bir yiyecek alışverişi listesi yapın ve markete gidin.

11. Mesleğinizden memnun değil, fakat ne yapmak istediğinizi bilmiyorsanız, bu konuda ki testlere girin. Böylelikle, nelere yatkın olduğunuz ve nelere yeteneğinizin olduğunu anlarsınız.

12. Profesyonel danışmanlardan danışmak istediğiniz konularla ilgili yardım alabilirsiniz. Birçok insan geçmişin ağır yüküyle didişiyor ve onları harekete geçmesini engelleyecek duygusal yoğunlukların üstesinden gelemiyor. Bu gibi durumlarla bir an önce yüzleşin ve uzman yardımıyla yolunuza daha iyi ve sağlıklı bir biçimde devam edin.

13. Dolaplarınızı gözden geçirin ve zamanı geçmiş olanları (ilaçlar, yiyecekler ..vs) çöpe atın.

14. Kendinize tam tahıllı ve düşük kalorili yiyeceklerden oluşan bir diyet planı hazırlayın.

15. Bu diyet planına vitaminleri ekleyin. Vitamin takviyesi bilumum hastalıkların yanı sıra, kanser ve osteoperosise yakalanma riskini azaltır.

16. Dans, bisiklet vs. gibi yapmaktan keyif alacağınız aktivitelerden oluşan bir egzersiz planı oluşturun.

17. Ertelediğiniz randevularınızı gerçekleştirin, özellikle sağlıklı ilgili olanları hemen yerine getirin.

18. Zihinsel egzersizler yapın. Bulmaca, su doku veya diğer kelime oyunları beyninizi daha aktif tutar. Tabi aynı zamanda hoş da vakit geçirebilmenizi sağlar. Yapılan araştırmalar bu gibi egzersizlerin zihinsel yeteneklerin gelişmesinde önemli bir katkısı olduğunu kanıtlamıştır.

19. İlgilendiğiniz herhangi bir konuda blog oluşturun, fikirlerinizi yazın. İnternet çağına ayak uydurun.

20. Bir okuma listesi yapın ve kitap kulübüne üye olun. Bu aynı zamanda, sosyalleşmenize de yardımcı olur.

21. Kendinize vakit ayırın. Amerikalı ünlü gazeteci ve yazar Susan Taylor, şöyle der; “Sessizce durup zaman geçirmek , zihninizin yenilenmesine yardımcı olur.

22. Nefes egzersizleri ve meditasyon yapın. Stresli kişinin, tüm üretim katmanları zarar görür, dolayısıyla işe derin nefesler alarak başlayın.

23. Sözlerinizde ve eylemlerinizde dürüst olun ve ağzınızdan çıkanlarla uyguladıklarınız her zaman birbirini tutsun.

24. Geçmişteki hatalardan ders çıkarın. Hatalar çok fazla tekrarlanmadığı ve öğrenmenin bir parçası olarak görüldüğün zaman, bu uzun vadede sizlere fayda sağlayacaktır.

25. Değerli bir yaşamın parçası olabilmek için, ihtiyacı olanlara yardım edin.

26. Yeni bir dil öğrenin veya hobi edinin.

27. Sizlere ilham verebilecek biyografiler okuyun. Yeni fikirler edinmek için, başkalarının hayatlarını nasıl düzene soktuklarını araştırın, öğrenin.

28. Yabancılarla konuşun. Planlanmamış sohbetler tahmin edemeyeceğiniz kadar ilham verici olabilir. Deneyin.

29. Uzakta yaşayan arkadaşlarınız ve akrabalarınızla tekrar iletişime geçin. Özlem duyduğunuz kişileri aramayı, kesinlikle ertelemeyin.

30. Diş fırçanızı periyodik olarak değiştirin çünkü eskisi bakteri yuvası olmuş olabilir.

31. Daha sık kestirin. Uykusunu almış olan bir kişinin zihni her zaman daha açıktır.

32. Her gün en az 6 bardak su için. Yeterli su tüketen kişinin enerji seviyesi fazla olur.

33. Fotoğraflarınızı düzenleyerek, albümler oluşturun.

34. Sanat aktivitelerini takip edin. Sanat galerilerine gidin, vizyonunuzu geliştirin.

35. Bir hobi bulun ve bunun kulübüne üye olun.

36. Yapmak istediklerinizi bir takvim üzerinde işaretleyin. Gözünüzün önünde görsel bir hatırlatıcı olması, hayatınızı çok kolaylaştıracaktır.

37. Zorunuza giden işleri yapmayı, projeleri tamamlamayı ertelemeyin, hemen bu dakika işe koyulun ve bitirin. Endişelerinizi azaltmış olursunuz.

38. Önceliklerinizin bir listesini yapın ve sizi mutlu edecekleri vakit kaybetmeden hayata geçirin.

39. Dışarıda daha çok vakit geçirin. Doğanın, kafası karışık ve dağınık birini yatıştırmaya ve sağlıklı düşünmesine yardımcı olacak, büyülü bir etkisi vardır.

40. Konferanslara katılın. Bunlar, bilimsel veya başka konularda olabilir. Böylelikle, güncel olayları takip edebilirsiniz.

41. Kaslarınızı gevşetin, kas ve kan dolaşımınızı geliştirmek için, düzenli masaj yaptırın.

42. Gülün. Gülmek için, sizi en çok neşelendiren arkadaşlarınızla takılın veya en çok sevdiğiniz komedi filmlerini izleyin. Gülmek de bir çeşit spordur ve insan ömrünü uzattığı kanıtlanmıştır.

43. Gün içinde işinize biraz mola verin ve sadece durun, hiçbir şey yapmayın, bu şekilde zihninizi rahatlatmış olursunuz.

44. Daha fazla tatil yapabilmek için gerekenleri yapın.

45. Eğlenceler düzenlemek için yeni fikirler edinin. Eviniz de ya da dilediğiniz bir yerde partiler ve organizasyonlar yapın.

46. Giysi dolaplarınızı düzenleyin, giymediklerinizi muhtaç olanlara bağışlayın.

47. Şu anda yaşayın, geçmişte değil. Adı üzerinde geçmiş geçmiştir. Her anınızdan keyif almaya, önünüze bakarak yaşamaya çalışın.

48. Geçmişteki hatalardan ders alın.

49. Arabanızın muayenesini yaptırmayı ihmal etmeyin. Acil durumlarda arabanızın eksik evrakları, başınıza iş açabilir.

50. Evinizle ilgili tamiratlar için bütçe planlaması yapın.


uplifers.com 


Düşündükleri...

Hiçbir şey yapmadan da yorulabiliyor insan, düşündükleri ağır geliyor mesela. 




Mecnun


Yaşam üzerine fazla geldigi zaman onu zorlama, biraz duraksa, neler olup bittiğine anlam verme. Mutlaka yanlış bir şey oldu ve düşüncelerin ile dileklerin aynı orantıda değildi ve varlığın ile buluşamadı. Sorun yok, sadece bekle. Güneş doğacaktır, çimler yeşerecektir, çiçekler açacaktır, rüzgar esecektir ve yağmur yağacaktır, zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur! İzlemene devam et, şahitlik güzeldir, hem olayın dışındasındır hem de içinde, o bir dengedir, o anlamlıdır, şahit ol, tanık ol , olan ile bütünleş, güzellik olanların içinden filizlenecektir; zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur!.. Hayat üç buçukla dört arasındadır...Ya üç buçuk atarsın, ya da dört dörtlük yaşarsın...




Yaşamımız önem verdiğimiz olaylara karşı sessiz kaldığımız gün son bulmaya başlar.

Bir ülkede dalkavukluk ve yalakalık getirisinin değer kazanması demek, o ülkenin sonunun geldiği demektir...Victor Hugo
*
Dünyada ne kadar kötülük varsa, güzellik yaratmak için de o kadar sebebimiz var demektir...Andrei Tarkovski


Yabancı




Ölümle biten yaşam saçmadır, evet. Bunda kuşku yok. Ama, yaşam ölümle bitiyor diye, kapayacak mıyız gözümüzü, yüreğimizin kapılarını bu yaşanası dünyanın güzelliklerine, bunlar yanında insanların acılarına, çaresizliklerine? Mademki yaşıyoruz, yaşadığımız sürece mutlu olmaya, sağımızda solumuzda mutluluk yaratmaya bakmalıyız. Mutluluk, bir yerde ve her yerde, hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir. 












Büyük İnsan


At, savur at sevdayı bir yere fırlat
Bitti sayıp acıyı kaldır öyle yat
Sor, herkese sor acılar unutuluyor
Ağlayınca gözlerinden silinmiyor
Aşk her defasında bak bulunuyor
Bırakırım zamanı öyle biraz da
Sen olmadan da yine geçer nasılsa
Hatırla bunları sakın unutma
Diyordun ama o zaman gülüyordun
Yanımdaydın, canımdaydın
Şimdi nasıl geçer bu ömür?
Susma söyle nasıl yaşar böyle insan!
Susma konuş, hadi anlat büyük insan!
Söyle bir aşk mı çare olurdu zaman mı ?
Böyle kaldırıp atardık ya sevdayı!
Susma söyle nasıl yapar bunu insan?
Susma nasıldı anlat hadi ayrılırsam!
Söyle hayat mı çare bulurdu kendin mi?
Böyle büyük aşklar böyle mi biterdi?
At, silip at aşkları bir yere fırlat
Bitti say ki derdini kaldır öyle yat
Sor, ne olur sor sen benden ayrılırsan
Ne olur düşümde bir ömrü durdursan
Aşk her defasında bende ararsam
Bırakırım kendimi öyle biraz da
Sen olmadan da ben yaşarım nasılsa
Hatırla bunları sakın unutma
Diyordun ama o zaman gülüyordun
Yanımdaydın, canımdaydın
Şimdi nasıl geçer bu ömür?
Susma söyle nasıl yaşar böyle insan!
Susma konuş hadi anlat büyük insan!
Söyle bir aşk mı çare olurdu zaman mı böyle?
Kaldırıp atardık ya sevdayı!
Susma söyle nasıl yapar bunu insan
Susma nasıldır anlat hadi ayrılırsam
Söyle hayat mı çare bulurdu kendin mi böyle
Büyük aşklar böyle mi biterdi
Susma hani aşk insanı zaten bulurdu?
Susma hani yıllar aşka çare olurdu?
Söyle yıllar mı daha hızlı bir kurşun mu?
Böyle sensiz her gün biraz yokoluşum mu?





Özgürlüğün Ardından Bir Ağıt Söylev

özgürlüğü yitirdik dostlar
ardından bir çift sözüm var

havaya benzerdi biraz
varlığı duyulmazdı özgürlüğün
yokluğu dayanılmaz

“saklamayın” derdi özgürlük “beni kendinize
esirgemeyin beni ellerden
esirgendikçe tükenirim çünkü
paylaşıldıkça çoğalırım ben”

oysa kendimize kalsın diye özgürlük
ona bahçelerde duvarlar ördük
uçup gitti kuş misali bahçelerden
ne eller gördü hayrını ne biz gördük

“yurttaşlar” derdi özgürlük “bu devleti
sizler yöneteceksiniz el ele
yaşatabilmek için beni
yaşayabilmek için benimle”

oysa dünyalarımız öylesine küçüktü
devlet öylesine büyük
yönetilmek öylesine rahattı
yönetmek öylesine yük

bir seyirlik oyun saydık devleti
bıraktık oyuncuların eline
düdük çaldı oyun bitti
“haydi” denildi “herkes evine”

yok artık dostlar
ağlamanın yararı
ellerimizle kazıldı
özgürlüğün mezarı

kendimizi gömdük içine



Bob Dylan - Blowin in The Wind



 

Tercih paradoksu


Daha çok seçeneğin her zaman daha iyi olduğunu düşünürüz. Ancak psikolog Barry Schwartz’a göre durum pek de sandığımız gibi değil. Ona göre ne kadar çok seçeneğimiz varsa, o kadar mutsuz ve tatminsiziz. “Mutlaka izlenmesi gereken psikoloji konulu TED konuşmaları” listesinde yer alan Barry Schwartz, psikolojiye dair yaptığı etkileyici tespitlerle size yeni bakış açıları kazandıracak.











İnsan


İnsanoğlunun en büyük zaafı, dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanması. Hatta bütün yiyecekleri, hayvanları ve doğayı kendine sunulmuş bir nimet sanıyor. Evren dediğimiz bütün içerisinde, kendisini diğer canlılardan ayrı tutuyor. Çevreyi istediği gibi kullanıyor. Yıkıyor, yok ediyor. Halbuki insanoğlu bu evrende zincirin sadece küçük bir parçası. Bunu reddederek aslında kendisine bir hapishane yaratıyor. İnsanın bu yanılgıdan kurtulması en büyük özgürlük. Tabii bu da tam olarak mümkün olmayabilir ama bu çabanın kendisi de bir özgürlük.




13 Ekim 2017 Cuma

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı, 44. ölüm yıldönümünde...



Anısına 
Balıkçı Anılıyor ... Onu ikinci ve son görüşümdü... Bir çekek yerinde, yağlı feleklerin üzerinde duran tekne kızağının ucuna ilişmiş, denizi ve kayıkları seyrediyordu. Dalgın ve yorgun... Yaklaştım... Yüzüme baktı, gülümsedi. "Merhaba" dedi. Ben de "Merhaba" dedim heyecanla. Sonra, o çok merak ettiğim şeyi sordum ona; "Affedersiniz," dedim önce, ve gençliğimin verdiği atılganlıkla ;

" Siz.... yani siz antik tanrıların sonuncusu musunuz ?"

Güldü... yüzündeki o derin hüzün bir anda kayboldu, oturduğu kalasta biraz yana kayarak; "Gel otur yanıma " dedi. Yanına oturdum ve aynı suali yeniden sordum çünkü bence o öyleydi, buna emindim... Bir masal kahramanından çok daha fazla bir şeydi o... "Siz antik tanrıların sonuncusu musunuz ? "

"Hayır" dedi elini dizime yaslayıp, "Hiç birimiz ne tanrıyız ne de kendini tanrı ilan eden Büyük İskender, Cengiz Han, ya da Kayzer Wilhelm... Şu, adına yaşamak dediğimiz yaratılışın içinde hepimiz ama hepimiz birer çöp parçasıyız. Fakat pusulanın ibresini bilir misin? o da bir çöp parçası gibidir. Küçük bir teneke parçasıdır. Ama o küçük parça pusulanın ibresi ise işte o zaman yön gösterir değil mi ? Tıpkı bir deniz feneri gibi.. Hiç şaşırmadan bitmeden, bıkmadan herzaman insanlara doğru yolu gösterir... İşte kimi insanlar da böyledir. Onları farklı yapan budur..."
"Öyle olmayı çok isterdim.. Boş bir yürekten nefret ediyorum, kendi yüreğim olsa bile. Keşke küçücük, ufacık da olsa, bir pusula ibresi olabilsem..." "Olacaksın, gözlerin öyle söylüyor..." "Ben mi ? Ama nasıl ?" "Zamanla öğreneceksin ! " "Ama nasıl ?" "Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğreneceksin.. Çevreni aydınlatabilmek için, önce kendi yüreğini aydınlatabilmek gerektiğini öğreneceksin... Düşünmeyi öğreneceksin... Sonra kalıplar içinde düşünmek öğretilecek sana. Sağlıklı düşünmenin o kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu ve gitmeyi öğreneceksin bir gün. Sonra dayanamayıp dönmeyi... Daha sonra ise kendine rağmen gitmeyi.. Ve sevdiklerini ve seslenebildiklerini peşinden çekmeyi öğreneceksin. Sevdiklerine ve seslenebildiklerine bir pusula ibresi gibi yön göstereceksin... Anladın mı ? " " Bu kadarı yeterli değil . Ben daha ne biliyorum ki ne anlatacağım ? Hangi yönü göstereceğim ? Niçin ? " "Gün ışıyınca o güzel doğa bütün çirkinlikleri yutar. Bunu bilir misin ? Durgun ve sessiz denizin fırtınayaı nasıl beklediğini bilir misin ? Denizin o kalabalık dalgaları gelip gelip gönlünün kapısını nasıl çalarlar bunu bilir misin ? " " Elbette , köpük köpük dalgalar görünce ben gülmeye başlarım. Çocukluğumda ilk öğrendiğim o şiir gelir aklıma. Dedem öğretmişti, kaptandı. "
'Dalgalar teknemin üstünden aşıyor' 'Ölmüş bütün denizcilerin ruhu bende yaşıyor'





Haydi Abbas Vakit Tamam

Anısına
Yıl 1941… Cahit Sıtkı Edremit-Ilıca, Sahil Muhafaza Taburunda yedek subay olarak başlar askerliğine. O yıllarda yedek subay sayısı az olduğundan her yedek subaya bir emir eri verilmektedir. Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye defterini isteyen Cahit Sıtkı, kendisine emir eri seçmek için sırayla isimlere bakarken birden bir isim dikkatini çeker. Abbas oğlu Abbas…Bu isim şairimizi çocukluk günlerine götürür ve büyükannesinden dinlediği bir masalı anımsatır.

Askerliği bittikten sonra 1944 yılında Cumhuriyet Gazetesine yazdığı bir yazı, Türk şiirinde efsane olacak şiirinin yani “Haydi Abbas” şiirinin özüdür aslında. Çocukken büyükannesinden dinlediği bir masaldan söz ederek başlar yazı: “Vaktiyle, bilmem ne memlekette hüküm süren bir padişahın oğlu, ancak rüyada gördüğü servi boylu, sırma saçlı, mavi gözlü, son derece dilber bir kıza aşık olur ve sevgilisini bulmak ümidiyle yollara düşer. Bütün aşk masallarında olduğu gibi başına bir sürü felâketler gelecektir, pek tabii değil mi? Aşk demek imtihan demektir. Ancak serden geçip yardan geçmeyen muradına nail olur. Bereket versin, daha ilk adımı bizim sevdalı şehzadeye uğurlu gelir. Bir kuyunun yanından geçerken, takatten düşmüş, ak saçlı bir ninenin kuyudan su çekmeğe uğraştığını görünce dayanamaz, koşar, ninenin suyunu çeker. Buna son derece memnun kalan kadıncağız, şehzadenin sırtını okşar ve saçından kopardığı iki teli ona vererek der ki: Oğlum, başın darda kaldığı zaman bu iki kılı birbirine çakarsın; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir Arap çıkar karşına! Korkmayasın. Adı Abbas’tır. Karnın mı acıkmış; Abbas, demen kafi. Derhal sana mükellef bir sofra kurar. Yırtıcı hayvanlar arasında mı kaldın? Abbas’tan başka kimse kurtaramaz seni. Uykusuz gecelerde yârin hicranı ile mi yanıyorsun? Abbas ne güne duruyor? Sevgilini ne kadar uzakta olursa olsun, alıp getirir seni şad eder. Bu iki kılı iyi muhafaza et oğlum. Onlar sayesinde selâmete çıkacaksın.”



Biliyorum, bir gün dayanamayacak küçük kalbim; arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye veda edeceğim.


Anısına
13 Ekim 1987
Salı

Sevgilim
Her gün kötücül bir düşü kurmak ve onu taşımak artık kılgıyı gerektiriyor. Sana böyle bir yük bırakmak istemezdim ama sen akıllı ve güçlüsün, çabuk unutursun.
Bu durumdan kimse kimseyi ya da kendini suçlu, sorumlu saymasın, çünkü suç yok. Yalnızca ırmağın akışına bir müdahele söz konusu!
Her anın niye’sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! Çocukluğun kendini saf bir akışına bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte! Bu tükenişle hiçbir yeni yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum. Ben’i bağışlayın! Bunu en çok annemden, babamdan ve Kağan senden diliyorum. Dostlarımdan da!




Nilgün Marmara Önal
Seni hep sevdim Kağan!
Hoşçakalın!


Nilgün Marmara’nın intihar etmeden önce eşine ithafen yazdığı mektup



12 Ekim 2017 Perşembe

7 Ekim 2017 Cumartesi

Duygusal Zeka Nedir? Nasıl Geliştirilir?



Zeka denildiğinde aklınıza ilk gelen IQ oluyor, değil mi? Çünkü çoğumuz için IQ eşittir zeka seviyesi! Peki, duygusal zeka kavramını (EQ-Emotional Quotient) neden unutuyorsunuz? Yoksa siz hala duygusal zekanın ne anlama geldiğini bilmiyor musunuz?


Son zamanlarda sıklıkla karşımıza çıkan bu zeka türünün, en az IQ kadar önemli olduğunu biliyor musunuz? Ama bir dakika! Çünkü önce duygusal zeka nedir sorusunu ne kadar yanıtlandırabileceğinizi düşünmeliyiz. Aksi takdirde nasıl geliştirileceğini doğru bir şekilde öğrenmek mümkün olmaz. Hem kişisel hem de mesleki hayatta; başarı ve mutluluğun anahtarı olarak gösterilen duygusal zeka kavramına bir yerlerde rastlamış olmalısınız diye düşünüyorum. Çünkü bu zeka türünün ne kadar önemli olduğu bilirkişilerin konuşmalarıyla ortaya çıkıyor.
Güven problemi olmayan sağlam ilişkiler kurmaktan, iş hayatındaki bağlantılara, profesyonel yaşamın diğer gerekliliklerine kadar bu zeka türü tüm konuları kapsıyor. Kişinin mutlu olma yeteneğini (ki biliyorsunuz mutlu olmak herkesin sahip olduğu ama bazılarının geliştirmeyi bildiği bir olgudur) etkiliyor. Kısacası genel anlamda başarı ve mutluluğa varana kadar pek çok farklı noktada etkili olan EQ hakkında her gün biraz daha açığa çıkıyor. Bu nedenle başarılı ve mutlu olmak isteyen herkesin duygusal zeka hakkında bilgi sahibi olması şart!

Şimdi duygusal zeka nedir, neden önemlidir, nasıl geliştirilir hakkında detaylı bilgiler vermek istiyorum.

Navigasyon

6 Ekim 2017 Cuma

Bir Bahriye Üçok öldürüldü bu ülkede



Muammer Aksoy, Çetin Emeç ve Turan Dursun’dan sonra;
Uğur Mumcu ve Hrant Dink’ten önce...
6 Ekim 1990 tarihinde...
Bir Bahriye Üçok öldürüldü bu ülkede.




 Tamamı...Cumhuriyet Gazetesi - Mine Söğüt: "Bir Bahriye Üçok öldürüldü bu ...



4 Ekim 2017 Çarşamba

Doğumunun 107. yaşında

Bilmem ki hâtıralar,
Ne istersiniz benden,
Gelir gelmez sonbahar?
Bu kanad çırpış neden?
Cama vuracak ne var
Ey eski hâtıralar
Sanmayın güller açar,
Bülbül değildir öten;
Bu rüzgâr başka rüzgâr.
Ne istersiniz benden,
Bilmem ki hâtıralar,
Gelir gelmez sonbahar?

Cahit Sıtkı Tarancı ANISINA



Deniz Seki - Bu Şehre Sonbahar Geldi - YouTube



3 Ekim 2017 Salı

Elinde su şişesi ile dolaşan insanlar çağında yaşıyoruz.

Su şişesi ile dolaşanlara bir yazı

Elinde su şişesi ile dolaşan insanlar çağında yaşıyoruz.
Doğru bir iş yaptıklarından emin, gözleri ışıldayarak “Günde en az iki buçuk litre su içerim” diyen birçok arkadaşım var.

Acıkmadıklarında yemezler. Uykuları gelmeyince uyumazlar. Bir yere gitmek istemediklerinde arabalarına binmezler. Kaşınmadıklarında kaşımazlar.

Ama susamadıkları halde su içerler.

Bunun nedeni, susamadığı halde su içmenin sağlığa faydalı olduğu inancıdır.

Bu inanç neye dayanıyor? 

Acaba herkesin bilip de benim  bilmediğim bir şey mi var diye internette küçük bir araştırma yapayım dedim.

Kısa sürede küçük araştırma, büyük bir araştırma oldu.

Sonuç; günde şu veya bu kadar litre su içilmesi gerektiğine dair bilimsel bir araştırma olmadığıdır.

Buna karşılık internette, bu konuda, Türkçe ve  İngilizce sayısız bilgi var.

Hemen hemen hepsi aynı kaynağa dayanarak aynı tavsiyede bulunuyor. (Kaynak gösterdiklerinde, tabii.)

Bu kaynak The Institute of Medicine (İlaç Enstitüsü), isimli bir Amerikan kuruluşudur. 

Bu kuruluşun uluslararası bir standart oluşturmuşa benzeyen tavsiyesi, yetişkin bir erkeğin günde 3 litre (~13 bardak), yetişkin bir kadının 2,2 litre (~9 bardak) su içmesidir.

Dünyaca ünlü Mayo Clinic bile bu kuruluşa atıfta bulunmaktadır.

Sorun şu ki The Institute of Medicine adlı bir kuruluş yok.

The Institute of Medicine, bir süre önce The National Academies of Sciences, Engineering, and Medicine (Ulusal Bilim, Mühendislik ve İlaç Akademileri) adlı bir özel sektör kuruluşuna katıldı.

Bu yeni kuruluş, zaman zaman yiyecek ve beslenme konularında raporlar yayımlıyor. Sağlıklı yaşam için gerekli su, tuz ve potasyum miktarları konusunda tavsiyelerde bulunuyor.  Kuruluş bir raporunda * tuz ve potasyum konusunda çok sayıda araştırma olmasına rağmen ne kadar su içilmesi gerektiğine dair yeterli araştırma olmadığını söylüyor.

Bu nedenle, alınması gereken su miktarını kesin olarak belirlemek ve bir öneride bulunmak mümkün değildir, diyor.

Ama “genel” bir tavsiyede bulunulabilir, diye ekliyor.

Bu tavsiye, kadınlar için  2,7 litre, erkekler için 3,7 litrenin “yeterli bir miktar,” teşkil ettiğidir. Ama bu toplam, şişeden içilmesi gereken su değildir. Tüketilen bütün içecekler ve yiyeceklerdeki su, bu miktara dahildir. (Örneğin, meyve, meyve suyu, çay kahve, yemekteki su.)

Ekliyor: Sağlıklı kişilerin neredeyse tamamı susadıklarında su içerek su ihtiyaçlarını yeterli bir biçimde karşılar.

Kuruluş “tavsiye”sinin bir “panel” tarafından alındığını, bilimsel bir temeli olmadığını itiraf ediyor.

Çünkü böyle bir temel yok.

Çünkü herhangi bir kişinin ne kadar suya gereksinim duyduğu araştırma gerektirmeyecek kadar açıktır: Susadığında aldığı sıvı kadar.

Özetle, su tüketimi konusundaki gerçek şudur:

Sağlıklı kişiler susadıklarında su içerek su ihtiyaçlarını yeterli bir biçimde karşılar.

Normal koşullar altında vücut, sıvı dengesini kendiliğinden mükemmelen korur. Terleyerek su kaybederseniz vücudunuz size susama duygusu verir. Su içersiniz. Eğer susadığınızdan fazla su içerseniz vücudunuz bunu idrar yoluyla dışarı atar. Vücudun dışarı atma yeteneğini aşan miktardan fazla su alınması halinde kandaki sodyum oranı seyrelir. Hücreler kandaki suyu çekmeye başlar ve bu da hücrelerin kabarmasına neden olur. Bu, Hyponatremia denen ve ender hallerde öldürücü olabilecek bir rahatsızlığa neden olabilir.

*
Modern hayat, doğru olduğuna milyonların hatta milyarların inandığı doğru olmayan şeylerle doludur.

Günde şu kadar veya bu kadar miktar su içilmesine dair tavsiyeler, bu doğru olmayan şeylerden sadece biridir.

Metin Münir

29 Eylül 2017 Cuma

Ben şaşırmıyorum...

"Şehir

uzakta.

Genç adam

ayakta.

Akıyor şehirden geçen nehir

genç adamın ayakları dibinden.

Genç adam

piposunu çıkarıyor cebinden

aranıyor kibriti.

Bakıyor akar suya

düşünüyor Heraklit'i,

düşünüyor büyük hakîm Heraklit'i genç adam...

Kim bilir belki böyle bir akşam,

böyle bir akşam,

Heraklit alnını

yeşil gözlü zeytinliklerde akan

suya eğdi

ve dedi:

«Her şey değişip akmada,

bu hâl beni hayran bırakmada..»

Nazım Hikmet bu şiirini Moskova'da yazdı. 1927 yılında Türkiye'ye girerken apar topar Sarp Sınır Kapısı'nda polis merkezine sokuldu.

Aradan bir zaman geçiyor; Komiser Nazım Hikmet'in karşısına dikiliyor; "Nazım sen Moskova'da ekalliyetlerle/ (yani azınlıklarla) ilgili bir şeyler düşünmüşsün, anlat bakalım neler planladınız bu ekalliyet meselesi hakkında?"

Nazım Hikmet şaşırdı: "Ben azınlıklarla ilgili bir şey düşünmedim, nerden çıkarıyorsunuz?"

Komiser: "Hiç saklama elimde delil var" deyip yanındaki polise "getirin kanıtı, kendi gözüyle görsün" dedi.

Komiser defteri açıp Nazım Hikmet'e yazısını gösterdi: "İşte Kanıt!"

Nazım, "Bu benim şiirim; adı da 'Moskova'da Heraklit'i Düşünüş'"

Mesele anlaşıldı:

Heraklit'in Osmanlıca yazımı ile Ekalliyet kelimesinin yazımı birebir aynıydı.

Komiser "Moskova'da ekalliyeti düşünüş" diye anlamıştı.

Nazım Hikmet ekledi: "Heraklit 'değişmeyen tek şey değişimin kendisidir' diyen büyük Yunan filozofudur."

Komiser bunu duyar duymaz hiddetle: "Ne! Bizim can düşmanımız Yunanlılar'a şiir mi yazdın?

odatv.com

Felsefeden Korkmak



Dünyadaki tüm dilleri inceleyin, hiçbirinde “Felsefe yapma lan!..” şeklinde bir cümleye rastlayamazsınız…
Bu, ne yazık ki sadece Türkçeye has bir kalıp…
Kişi lafı uzatırsa, derinlere inerse “felsefe yapmakla” suçlanır(!) ve eleştirili(!)
Türkiye’de felsefe algısı acı ama “bu”dur..
Felsefe yapmanın “sinir bozucu” bulunduğu başkaca bir kültür var mıdır acaba?

Varsa da medeniyetten, aydınlanmadan nasibini alamamış toplumlara has bir özelliktir bu…



***

Yunanca “phileo” (sevgi) ve sophia (bilgi, bilgelik) kelimelerinden meydana geliyor felsefe…
Yani “bilgiyi sevmek”…
Bilginin sevilmediği yerlerde felsefe de sevilmez…
Felsefenin ilk uygulayıcılarından Platon “Felsefe merakla başlar” der…
Merak etmeyen, öğrenmek istemez…
Öğrenmek düşünmekle mümkündür…
Dolayısıyla felsefe aslında “düşünebilme, sorgulayabilme” özgürlüğüdür…
Kişiyi aydınlığa ulaştıracak bir “Yol haritası”dır…
1746’da “Felsefe Konuşmaları” isimli ölümsüz eseri yayınlanan Fransız düşünür Diderot “Bana bazı şeylerin aklımızı aştığını söyleseler de, bu, saçmalıklara inanmama yol açmaz. Hiç şüphem yok ki aklımızı aşan şeyler var; ama aklımıza aykırı olan her şeyi ve ona zıt düşen ne varsa, cesurca reddediyorum.” der…
Diderot’nun sözünde olduğu gibi, felsefe, insanın aklına ters düşen şeyleri reddedebilme özgürlüğüdür aynı zamanda.

***
Felsefenin özündeki kuşkuculuk ve eleştirel düşünce, bilimsel düşüncenin, yenilikçi buluşların dolayısıyla da uygarlığın temelini oluşturur.
Eğer dünya ortaçağın karanlığından çıkabildiyse, skolâstik düşüncenin dar ve tutucu kalıplarını kırabildiyse bunda felsefi düşüncenin sorgulayıcı ve eleştirel yaklaşımının payı çok büyüktür…
Toplumların medeniyete katkısı, felsefeye gösterdikleri ilginin bir sonucudur…
Çağdaş, medeni ülkelerde felsefe değer görür…
Geri kalmış ülkelerde ise “tukaka” ilan edilir…

***
“Felsefe yapma lan!” ifadesinin neden sadece Türkçeye has bir cümle ve yaklaşım olduğunu iyi analiz etmek gerekir…
Bu yaklaşım, bu çıkış, beynin sorgulamasına duyulan reaksiyonun bilinçaltındaki mevcudiyetini en yalın ve kaba şekliyle gösterme şeklidir belki de…
Düşünceye, felsefeye, sorgulamaya, analize karşı duruş genetik kodlarımızda mevcuttur aslında…
Eskiden yöneticiler eleştirilmeyi, sorgulanmayı sevmezdi… (Şimdi de durum farkı değil aslında)
Bu da felsefenin sürekli önünü kesti…
Eğer felsefeye gereken önemi verseydi yüzyıllarca yıl hüküm sürmüş Osmanlı imparatorluğu yıkılır mıydı?
Bugün de aynı mantık değişmediği için, hala erk sahipleri eleştiriye kapalı oldukları için felsefe güdük kalmaya devam ediyor Türkiye’de…

***
Aslında, bilimin Çin’de bile olsa bulunması gerektiğini söyleyen bir dinin düşünceye, cephe alması mantıken açıklanamaz…
Kaldı ki İslam’ın aydınlık dönemlerinde düşün adamları, filozoflar batıya ve dünyaya ilham kaynağı olmuştur.
Örneğin Aristo’nun mantık ve metafizik yaklaşımlarını sürdüren Farabi’yi yadsıyamayız…
Latin dünyasında Avicenna olarak tanınan İbn’i Sina’yı göz ardı edemeyiz…
Aynı şekilde daha 12. Yüzyılda savunduğu fikirleri bugünkü “rasyonalizm”le örtüşen İbn’i Rüşd fikirleriyle batıya dahi ilham kaynağı olmuştur…
Hele hele Mevlana!
Ama bu isimlerin mevcudiyetinin yanında Türklerde ve İslam aleminde felsefenin canına okuyan İmam Gazali’nin de mevcudiyetini görmezden gelemeyiz…
Gazali Avrupa’da rönesansın başladığı, aklın ve mantığın hâkimiyetine ilan ettiği yıllarda “İçtihat kapısını” kapatmıştır…
Yani daha 12. Yüzyılda “sorgulayıcı yaklaşım”ın önü kesilmiştir…
Gazali’nin kapattığı içtihat kapısı günümüzde kısmen aralanmaya çalışılsa da ardına kadar açıl(a)mamıştır…
Bugünkü geri kalmışlığın sebebini 12. Yüzyılda aramak gerekir aslında.

***
Fatih Sultan Mehmet döneminde kurulan medreselerden felsefe dersleri kaldırılmıştı…
Tanzimata kadar Osmanlıda sadece İslam tarihi verildi öğrencilere…
Felsefe ancak 1908’lerde okullarda ders olarak okutulmaya başlandı…
Günümüzde felsefe derslerinin artık sembolik bir hale gelmiş durumda…
Tarihin tekerrür ettiği gerçeğiyle yüz yüze geliyoruz…
Hoş gerçi felsefe dersleri bundan önce de ne kadar sağlıklı veriliyordu, tartışılır…
Felsefeyi sadece belirli kuramları ezberletmekle eşdeğer saymak dogmaya
karşı duran felsefenin özüne aykırı zaten…
Felsefe kişinin kendi öz sorgulamasıyla doğruları bulmasına yardım eder…
Yani birey kendisine dikte edilen düşünce disiplinleriyle değil, öznel analiziyle ulaşır doğruya…
Hal böyleyken felsefe eğitimini sadece müfredatın zorunluluğu kıldığı bilgileri vermekle sınırlı sayan bir anlayış felsefeyi sevdirmez.
Bilakis, öğrenciyi soğutur felsefeden…
Tıpkı “mefailün failün” ezberleyerek büyüyen bir neslin edebiyattan, okumaktan soğuması gibi…

***
“Bildiğim yegâne şey hiçbir şey bilmediğimdir” der Sokrates…
Engin bilgi birikimine rağmen aslında tüm bildiklerinin ne kadar yetersiz olduğunu itiraf eder büyük düşünür…
Platon’a göre felsefe, doğruyu bulma yolunda, düşünsel bir çalışmadır.
“Felsefe düşüncenin mikroskobudur.” der Victor Hugo…
Düşünmeyi sevmediğimiz için, bize sunulanı direkt kabullenme özelliğimizden ötürü felsefe gelişmemiştir Türkiye’de…
Hep birilerinin bizim yerimize düşünmesini tercih ederiz…
Başkalarının bizim adımıza karar vermesini yeğleriz…
Düşünmek yorucu gelir bize…
“Düşün düşün b… işin” deyimi boşuna mı yerleşmiştir dilimize?
Yine sadece Türkçede mevcut olan bir ifade vardır :”Düşünce suçu”
“Düşünce”nin suç olarak görülebildiği bir toplumda felsefenin ilgi görmesini nasıl beklersiniz?

***
Birey özgürse toplum özgürdür…
Bireyin özgürlüğüyse özgürce düşünebilmesinin, sorgulayabilmesinin sonucudur…
Felsefeden korkmak, düşünceden rahatsız olmak devekuşu gibi kafayı kuma gömerek yaşamaktan farksızdır…
Sorgulamayı öğrenemezsek hatalarımızdan ders alamayız…
Aynı yanlış(lar)ı tekrar ederiz…
Platon “Toplumlar filozofların kral ya da kralların filozof olacakları güne kadar rahat huzur yüzü görmeyeceklerdir.” der…
Elbette ütopik bir düşüncedir…
Ama yöneten konumundakilerin sorgulanmayı, eleştirilmeyi kabullenmesiyle mümkündür bir toplumun ilerlemesi…

***
“Bana felsefe yapma lan!…” yaklaşımının sadece Türkçede var olması trajiktir aslında…
Peki, “Uyandırma kerizi, bulandırmasın denizi” tarzı bir söz var mıdır başka dillerde?
Yoktur…
Bu da, sadece bizim kültürümüzün ürünüdür…
Bir ulusun dilinde düşünmeyi, analiz etmeyi, sorgulamayı kötüleyen bu kadar çok yaklaşımın yer etmiş olması bir tesadüf müdür?
Hiç de değil…
Her ulusun değer yargıları diline yansır…

“Uyandırma kerizi, bulandırmasın denizi” sözünde gizlidir aslında felsefenin ülkemizde neden sevilmediği sorusunun yanıtı…




Her İnsan Kendi Yetenekleri Doğrultusunda Dahidir

Burçların Tanrısal Serüveni

Koç! Sana ilk tohumu ekme onurunu veriyorum. Ektiğin her bir tohuma karşılık elinde bir milyon tohum bulacaksın, fakat onların büyümelerini görecek vaktin olmayacak. İnsanların aklına ben'i yerleştirecek ilk kişi sen olacaksın, fakat bu düşünceyi geliştirme ya da hakkında soru sormak senin görevin olmayacak. Yaşamının sebebi eylemdir ve bu eylem insanlara benim yaratıcılığımı haber verecektir. İyi çalışabilmen için sana kendini beğenme özelliğini veriyorum. Ve Koç sessizce yerine çekildi.
"Boğa! Sana tohumu madde haline getirme gücünü veriyorum. Başlanmış olan bütün işleri senin bitirmen gerektiği için görevin çok sabır istemektedir, aksi halde tohumlar rüzgarda savrulup kaybolacaktır. Yapmanı istediğim bu görev için soru sormayacak, işin ortasında düşünceni değiştirmeyecek ve başkalarından destek beklemeyeceksin. Bunun için sana güçlülüğü veriyorum. Onu akıllıca kullan." Ve Boğa yerine çekildi.
"İkizler! Sana insanların çevrelerinde gördükleri şeyi anlamalarını sağlayabilmen için cevapsız sorular veriyorum. İnsanların neden konuşup, neden dinlediklerini hiçbir zaman bilmeyeceksin, fakat cevap bulmak için yapacağın araştırmalarda sana armağan olan BİLGİ'yi bulacaksın." Ve İkizler yerine çekildi.

"Yengeç! Sana insanlara duyguyu öğretme görevini veriyorum. Bütün duyguyu yaşayarak öğrenmeleri ve olgunluğa ulaşmaları için onları hem ağlatıp hem güldüreceksin. Sana olgunluğu hızla arttıracak olan aile armağanını veriyorum." Ve Yengeç yerine çekildi.

"Aslan! Sana yaratıcılığımın tüm görkemini dünyaya gösterme görevini veriyorum. Ancak azametinde dikkatli olmalı ve bu yaratıcılığın senin değil, benim olduğunu daima hatırlamalısın. Eğer bunu unutursan, insanlar seni küçük göreceklerdir. Bu görevi iyi bir şekilde yerine getirirsen, büyük haz duyacaksın. Bunun için sana armağanım onur'dur." Ve Aslan yerine çekildi.

"Başak! Senden insanların benim yarattıklarımla neler yaptıklarını sınamanı istiyorum. Onların ne yaptıklarını dikkatlice inceleyip kusurlarını hatırlatacaksın ve böylece benim yarattıklarımı iyice öğrenmelerini sağlayacaksın. Sana bunu yapabilmen için saf düşünceyi armağan ediyorum." Ve Başak yerine çekildi.

"Terazi! Sana insanların birbirlerine karşı olan görevlerini hatırlayabilmeleri için hizmet erdemini veriyorum. Böylece insanlar işbirliğini öğrenecek ve kendi davranışlarının diğer yönlerini de yansıtma yeteneğini edineceklerdir, uyumsuzluk olan yere seni yerleştireceğim ve bu gayretlerin için sana armağanım sevgidir." Ve Terazi yerine çekildi.

"Akrep! Sana çok güç bir görev veriyorum. İnsanlara düşündüklerini anlama yeteneği verdiğim halde, anladıklarını söylemene izin vermeyeceğim. Birçok kez gördüklerinle acı çekecek ve bu acı ile benden uzaklaşacaksın. Bu acının benden değil benim yanlış anlaşılmış olmamdan doğduğunu unutacaksın. Birçok insanı hayvan gibi görecek ve onların hayvansal içgüdüleriyle öylesine uğraşacaksın ki yolunu şaşıracaksın, fakat sonunda yine bana döneceksin. Akrep sana en üstün armağanım olan amaç ı veriyorum." Ve Akrep yerine çekildi.

"Yay! Senden beni yanlış anlayıp çaresizliğe düştüklerinde insanları güldürmeni istiyorum. Güldürme insanlara umut verecek ve bu umutla insanların gözlerini bana çevirmelerini sağlayacaksın. Birçok kişinin yaşamına yalnız bir an için girecek ve girdiğin her yaşantıdaki huzursuzluğu tanıyacaksın. Yay, sana karanlıktaki her köşeye erişip aydınlatabilmen için sonsuz bereket veriyorum." Ve Yay yerine çekildi.

"Oğlak! Senden insanlara çalışmayı öğretmen için alın terini istiyorum. Tüm insanların yükünü omuzlarında taşıyacağın için bu görev hiç de kolay değildir. Ama bu boyunduruğun yükü için senin ellerine insanlığın sorumluluğunu koyuyorum." Ve Oğlak yerine çekildi.

"Kova! Sana insanların tüm olanakları görebilmeleri için gelecek kavramını veriyorum. Benim sevgimi kişileştirmen için yalnızlık acısını çok duyacaksın. İnsanların gözlerini yeni olanaklara çevirebilmeleri için sana özgürlüğü armağan ediyorum." Ve Kova yerine çekildi.

"Balık! Sana hepsinden daha güç bir görev veriyorum Senden insanların üzüntülerini toplayıp bana geri getirmeni istiyorum. Senin gözyaşların sonunda benim gözyaşlarım olacak. Senin topladığın üzüntüler insanların beni yanlış anlamalarından doğmuş üzüntülerdir, fakat senin onlara vereceğin şefkatle onlar yeniden beni anlamaya çalışacaklardır. Bu güç görev için sana en büyük armağanımı veriyorum. Sen on iki çocuğum arasında beni tek anlayan olacaksın, fakat bu anlayış yalnız senin içindir, sen onu insanlara anlatmak istediğinde onlar seni dinlemeyeceklerdir." Ve Balık yerine çekildi.

Martin Schulman

Sen benim üzerime yağıyorsun ve ben seni toprak gibi karşılıyorum

Kahlo 1946 Ekimi’ne tarihlenen bir mektubunda aşkı Jose’ye şu satırlarla sesleniyor: “Bartolim… Ben nasıl aşk mektubu yazılacağını bilmem. Ama olanca içtenliğimle seslenmek istiyorum. Size âşık olduktan sonra hayatımdaki her şey güzellikle sarmalandı, aşkın farklı bir tadı var, âdeta yağmur gibi… Biliyorsun, gökyüzüm, sen benim üzerime yağıyorsun ve ben seni toprak gibi karşılıyorum.”

 Hayden Herrera, Frida’nın biyografisi üzerinde çalışırken Bartoli’yle röportaj yapma fırsatı bulmuş; zaten bu mektupların varlığı da Herrera’nın biyografi çalışması sayesinde ortaya çıkmış. Herrera, Jose Bartoli için şunları söylüyor: “Bartoli, Frida’ya olan aşkını hiç yitirmedi. Ona Frida’yı sorduğunuzda ondan büyük bir saygıyla ama çekinceyle bahseder. Hayatı boyunca Frida’dan kalan küçük objeleri bile özenle koruyup tüm mektuplarını da saklamış.”

Frida bazen, mektuplarının çocukça ve saçma bulunmasından korkarmış. Bu yüzden Bartoli’ye söylediği şeylerden birisi de, aşk mektuplarının akıllıca ya da aptalca yazılamayacağı; çünkü onların sadece ‘gerçek’ olduğuymuş. Frida, bir mektubunda Bartoli’ye yazdıklarını şöyle açıklıyor: “Küçük bir kız caddeyi geçiyor ve sana bir çiçek veriyor ama sebebini hiç bilmiyor.”


İç Konuşma


Yaşam bana hep kök gövdeden beslenen bir bitkiyi anımsatır. Yaşamın kök gövdesinde saklandığı ve görünmez olduğu doğrudur. Toprağın üzerinde görünense yalnızca tek bir yaz dayanır; sonra da solar gider. Kısa ömürlü bir görüntü bu. Yaşamların ve medeniyetlerin sonu gelmeyen oluşumlarını ve yok olup gidişlerini düşündüğümüzde mutlak bir hiçliğin etkisinden kurtulamayız. Buna karşın ben, hiçbir zaman sonsuz akışın altında yaşayan ve sürekliliği olan bir şeyin var olduğu duygusunu yitirmedim. Gördüğümüz geçici bir tomurcuktur. Kök gövdeyse kalıcıdır.



Tamamı Tık tık






Birsen Tezer - Kendi Kendime (Eylül)

Birsen bir bilsen
İnsanlar çok zor
Herkes kendince bir alem
Ötekine zalim ama alimmiş gibi
Salınır vazgeçilmeze

Birsen bir görsen
Zaman çok hızlı
Dün gibiydi, daha çocuktuk
Küçücüktük yıldızlar gibi
Salınırdık vazgeçilmeze

Birsen bir duysan
Herşeyin sesi var
Yazılmadı daha en güzel şarkılar
Bir gün gelecek birinden akacak
Salınırken vazgeçilmeze



  

Anımsıyorum Seni Olduğun Gibi

Anımsıyorum seni olduğun gibi geçen sonbahar.
Başlığın griydi ve yüreğin sakince.
Gözlerinde savaşıyordu alacakaranlığın alevleri.
Ve düştü yapraklar ruhunun sularına.

Bir boru çiçeği gibi yapışmıştın koluma,
ikircikli ve sakin sesine korunak olurken yapraklar.
Arzumun alazlanıp durduğu kötürüm eden bir ateş.
O uysal mavi sümbül burkulmuş ruhumun üstünde.

Gör nasıl uzaklaşıyor gözlerin, sonbahar gibi uzak,
başlık, o gri, o cıvıltılı ses ve o evcimen yürek,
kömürün koruna öpücüklerimin neşeyle düştüğü
derin özlemlerimin amacı olan şey.

Bir gemiden görünen gökyüzü. Yüksek dağlardaki yaylalar.
Hatıran ışık gibi, duman gibi, o sessiz gölcük gibi.
Ötesinde gözlerinin durur yangında akşam kızıllığı.
Fırıl fırıl sonbaharın kuru yaprakları ruhunda.


pablo neruda

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
‘Veinte Poemas de Amor y Una Cancion Desespera’dan


Charlie Chaplin’in Kızına Mektubu


Sevgili kızım

Şimdi gece, Noel gecesi. Benim küçük kalemimdeki silahsız muhafızların hepsi derin uykuda. Kardeşlerin uyuyor,annende uykuya daldı. Ne var ki sen çok uzaklardasın;eğer şu anda şu dakikada fotoğraflarına bakmıyorsan kör olayım. Fotoğrafların burada masanın üzerinde kalbime en yakın yerde duruyor. Oysa sen neredesin? Uzaksı, masalsı, Pariste, Camps Elyees’deki tiyatroda, görkemli bir sahnede dans ediyorsun. Ben bunu çok iyi bildiğim halde genede bu sakin gecenin sessizliğinde senin ayak seslerini net biçimde duyuyorum. Gözlerin gözlerimin önüne geliyor; gözlerin kış gecesine özgü gökyüzündeki yıldızlar gibi parlıyor. Bu güzel oyunda, Şahın tutsak aldığı güzeller güzeli İranlı kızı oynadığını biliyorum. Güzeller güzeli ol sen de dans et, yıldız ol ve parıltılar saç. Ama seyircileri büyülermiş olmaktan, onları kendine hayran etmekten sarhoş olduğunda, sana sunulan çiçeklerin kokusu başını döndürdüğünde, tek başına bir köşeye çekil ve benim mektubumu oku, babanın sesine kulak ver.

Ben senin babanım Geraldine! ben Charlie’yim, Charlie Chaplin! Başucunda kaç gece sabahladığım bir bilsen? küçük küçük masallar anlatıyordum sana! Bazen Uyuyan Güzel’i anlatırdım, bazan kötü kalplı ejderhaları…uyku gelip ihtiyar gözlerimi yokladığında uykuyla dalga geçiyor,ve şöyle diyordum -defol! ben kızımın hayallerini düşlüyorum. Ben senin hayallerini görebiliyordum Geraldine! senin geleceğini görebiliyordum, bugünü!sahnede dans eden kızı görebiliyordum, kanatlarını açmış, havada uçan periyi..insanların sözlerini duyabiliyordum -şu kızı görüyormusun,yaşlı palyaçonun kızı bu,babasının adı Charlie idi,hani hatırlıyormusun? bu dans ve alkış sesleri senin ayaklarını yerden kesecektir.Kanatlanan,uç ötelere! Ama arada bir ayakların yerede bassın! Halkın nasıl yaşadığını bilmelisin,sokak dansçılarının hayatını da gör.Açlıktan bitkin düşmüş,yoksulluktan ve soğuktan titreye titreye dans edenleride… Bende onlarla aynı kaderi paylaşmıştım Geraldine! O büyülü gecelerde,sen benim masallarımla uyuyordun ama ben uyumazdım.Senin güzel yüzünü seyreder,kalbinin atışlarını dinlerdim ve kendime şu soruyu sorardım -Charlie acaba bir gün olur bu minik kuş seni anlayabilirmi? Sen beni tanımıyorsun Geraldine,benim masalımda çok ilginçtir.Yoksul palyaçonun masalı bu.Londra’nın kenar mahallesinde şarkı söyleyip dans eden sonra a bahşiş toplayan bir palyaçonun masalı…İşte benim maslımda bu!

Ben açlığın ne demek olduğunu biliyorum,evsizliğin ne anlama geldiğini..Bu da bir şey mi ki? Ben gurudan bir okyanus gibi kabarmış şu göğsümde,acıma duygusuyla önüme atılan kuruşların sızısını hissettim,küçümsenen sefil birinin sancılarını çektim.Bütün bunlara karşın,işte gene de hayattayım.Hayatta olanlar hakkında hep daha az konuşulur.Sen benim soyadımı taşıyorsun,Chaplin ismini…bu ad,neredeyse yarım yüzyıl boyunca bütün dünyayı güldürdü. – benim ağlamalarım yanında bu gülmeler nedir ki?Senin yaşadığın dünya sadece dans ve müzikten ibaret.. Geraldine gece yarısı o görkemli salondan çıkınca, varsıl hayranlarını unut ama bindiğin taksinin şöförüne karısının hatrını sormayı unutma…Kim bilir,belki de karısı hamiledir, belki yakında doğacak olan ilk gözağrısı yavrusu için bez almaya bile parası yoktur.Eğer durum böyleyse,kalk cebine para koy…Pre Credit Bank’a talimat verdim,giderlerini karşılayacaklar.Başkalarına yapacağın ödemeleri kuruşu kuruşuna hesapla,öyle ver!arada sırada metroya bin ötobüs yada yayan dolaş şehri..İnsanlara bak,iyi gözlemle onları.Dul ve yetimlerin gözlerine iyi bak.Hiç değilse günde birkaç kez kendine şunu söyle -bende bunlardan biriyim! Evet sevgili kızım,unutma bunu ; sende onlardan birisin..

Sanat göğe uçması için insana kanatlar takıncaya kadar ayaklarına ayaklarına vurur insanın.Zaman gelipte seyirci karşısında yükseldiğini hissetmeye başladığında sahneden in, dışarı çık…Yoldan geçen taksiyi çevir.Paris’in dış mahallerine git.Ben bu mahalleri iyi bilirim…Orada dansçı kızları göreceksin.İçlerinde sana benziyenlerde vardır,senden daha zarif,daha mağrur olanlarda..Sen tiyatrondaki göz alıcı sahne ışıklarını orada bulamazsın! onların sahne ışıkları Ay’dır.Bak onlara,daha dikkatlice bak!senden bile daha iyi dans etmiyorlar mı?Haydi itiraf et bunu…senden daha iyi dans eden,senden daha iyi rol yapan biriyle karşılaşırsan,o vakit hep şu sözlerim aklına gelsin:hiçbir zaman Charlie’nin ailesinden ,fayton sürücüsüne kötü söz söyleyecek ya da Seine nehri kıyısında oturmuş sadaka isteyen dilenciyle alay edecek kadar kendini bilmez biri çıkmamıştır.Charlie bu dünyadan çekip giecek Geraldine! Sense hayatına devam edeceksin.Ben senin hiçbir zaman yoksulluğu tatmanı istemem.

Bu mektupla birlikte sana çek koçanı da yolluyorum.Ne kadar İstersen o kadar harca.Ama sakın şunu unutma! iki frank harcadığında üçüncü frak sana ait değidir.Her defasında aklında olsun bu.Üçüncü frak bir başkasına ait,tanımadığın birine,bir frankın hasretiyle yaşayan birine ait o para.O kişiyi bulman zor olmayacaktır.Attığın her adımda yoksul birini görebilirsin,yeter ki sen görmeyi iste!Ben bu şeytanın baştan çıkaran gücünü bildiğim için para hakkında konuşuyorum.Uzun süre sirkte çalıştım,ip üstündeki cambazları korkuyla izlerdim hep.Ama şimdi sana şunu da söylemek isterim sevgili kızım.Bir insanın ayağının kaymasıyla yere sert zemine kapaklanması cambazların o tekinsiz ipten düşmesinden daha kolaydır.,inan bana.Sen bu akşam bir pırlatadaki ışıltının cazibesine kapılabilir,ister istemez yere kapaklanabilirsin.Gün gelir yabancı bir prensin yüzü,seni kendine tutsak edebilir.İşte o andan itibaren sen artık deneyimsiz bir cambaz sayılabilirsin.İp deneyimsizlere ihanet etmiştir hep.Sen sakın altın ve mücevher karşılığında kalbini satma.Unutma,en büyük pırlanta güneştir ve ne mutlu ki güneş ,herkezi eşit biçimde aydınlatıyor.

Gün gelirde birini seversen,seçtiğin kişiyi tüm kalbinle sev.İşinin zor olduğunu biliyorum.Şimdi bedenini tırıl tırıl ipek kumaşlar örtüyor.Sanat için sahneye çıplak ta çıkabilirsin…Ama o sahneden saf,tertemiz ve kusursuz olarak inmelisin.Ben yaşlı biriyim,sözlerim gülünç gelebilir.Ama öyle sanıyorum ki çıplak vucudun,seni çıplak ruhuna aşık olan kişiye ait olmalıdır.Ne yapayım,benim konuya bakışım belki eski kafalılık…belki düşüncem on yıl öncesinde kaldı.Korkma Geraldine,bu on yıl seni yaşlandırmaz.Ben senin şu çıplak adada boyun eğen en son kişi olmanı isterim.Babalar ve çocukların arasında hep bir çekişme olduğunu biliyorum.Bana savaş aç sevgili kızım,düşüncelerime karşı savaş aç.Ben iteatkar çocukları sevmiyorum.Bu mektubumun üzerine henüz göz yaşım düşmemişken,bu Noel gecesinin mücizeler gecesi olduğuna inanmak istiyorum.Bir mucize olmasını ve söylemek istediğim her şeyi gerçekten doğru anlamanı istiyorum.

Charlie yaşlandı Geraldine,artık çok yaşlandı.Sen er yada geç,beyaz elbiseler yerine siyahlar giyip mezarına geleceksin.Şimdi seni üzmek istemiyorum ama arada bir aynaya bak…Aynada beni göreceksin.Damarlarında benim kanım dolaşıyor.İstiyorum ki , benim damarlarıdaki kan akmaz olduğunda baban Charlie’yi unutma!

-ben bir melek değildim,ama her zamana insan olmak için çaba harcadım.!

Sen de öyle yap!

Seni Öpüyorum Geraldine.


Doğanın İnsanlara İhtitiyacı Yok

Bizi tanımlayacaklarını sanarak hatıralara tutunuruz. Ama bizi tanımlayan yaptıklarımızdır.

Ghost in the Shell


28 Eylül 2017 Perşembe

Cumhuriyet: Türk Mucizesi

Adam İngilizin dokuduğu kumaştan elbiseyi giyiyor, Alman malı lokomotifin çektiği trene biniyor. Namaz vaktine ne kadar kaldığını cebindeki İsviçre malı saate bakarak kestiriyor. Odesa'dan getirilen Rus unundan yapılma ekmek yiyor ama şapkayı giyince kafir olacağını sanıyor.



25 Eylül 2017 Pazartesi

DÜŞÜNCE TARİHİ


GÖK BOŞLUĞUNDA BİR DÜNYA
      Milyonlarca yıl önce, gök boşluğunda sıcak bir gaz bulutu belirdi. Bu bulut, uzun bir gelişme sonunda dünyamız olacak. Biz insanlar, acı ve tatlı bütün serüvenlerimizi onun üstünde yaşayacağız: Öykümüz, güneşin parlak ışıkları altında renklenen bu bulutla başlıyor. Sıcaklığın bulutumuzdaki hidrojen ve oksijen bireşimini göğe uçurduğunu varsayıyoruz. Yaşamımızın gerçekleşmesi için gereken su kalın bir bulut halinde dünyamızı çevrelemiş olmalı. Yoksa dünyamız soğuyamazdı. Bu, öylesine kalın bir buluttu ki güneş ışınlarının dünyamıza ulaşmasına engel oluyordu. Dünyamız karanlıktı, bundan ötürü de soğuması hızlanmıştı. Soğuma, milyonlarca yıl sürmüştür herhalde. Isı, kaynama derecesinin altına düştüğü zaman, dünyamızı çevreleyen bulut sağanaklar halinde boşanmaya başlamıştır. Böyle olmasaydı suyu nereden bulabilirdik? Dünyamızdaki boşluklar sularla dolmuştur. Yağmurların tuzsuz olduğunu biliyoruz. Tuz, okyanuslara, uzun jeolojik çağlar boyunca kara parçalarından taşınmıştır: İnsan tohumlarının varlaşabilmesi için tuzlu sular gerekiyordu.

SUDA BİR HÜCRE

      Canlılığın gerçekleşebilmesi için hücre (cellule) yaşamına elverişli bir ortam oluşmalıydı. İşte, canlılığın ilk adımı olan hücre, okyanusların bu tuzlu sularında gerçekleşmiş olmalı. Bilgin Oparin, hidrokarbonların, tuzlu suyun etkisiyle inorganik karbon bileşimlerinden meydana geldiğini tanıtlamış bulunuyor. Okyanuslarda erimiş olarak bulunan hidrokarbonların birbirleriyle birleşerek gittikçe daha gelişmiş bileşikler meydana getirmiş olmaları düşünülebilir. Kimya laboratuvarlarında yapılabilen bu bileşiklerin, geniş okyanus laboratuvarlarında da yapılabileceği yadsınamaz. Bu bileşiklerin içinde, canlılığın temel özdeği olan proteinler de vardır. Proteinler, amino asitler denilen çok küçük parçacıklardan meydana gelmişlerdir. İçlerinde karbon, hidrojen, oksijen, azot ve kimi durumlarda da fosfor ve kükürtlü elementler bulunur. Canlılığın en gerekli özdeği olan enzimler de proteinlerden başka bir şey değildirler. Canlı hücrenin plazmasının büyük bölümü proteindir. Bütün canlı organizmaların bileşimini meydana getiren bu canlı özdeğe protoplazma denir. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün canlılar, içlerinde protoplazma bulunan hücrelerden dokunmuştur.

YAŞAMAK


      Yaşamak, devimlilik (hareketlilik) demek. Taşıyla toprağıyla, göğüyle yıldızıyla tüm evren yaşamakta. Ama biz insanlar bu deyimi, gözlerimizle görebildiğimiz kımıltılar ölçüsünde kullanmışız. Bitkilerle hayvanları canlı, bunların dışındaki tüm [sayfa 11] nesneleri cansız saymışız. Öyle olsun. Biz de, gerçekte henüz bir başlangıç olduğu halde bizlere pek uzun gelen insanlık serüvenimizde bu yanlış anlamı sürdüreceğiz. Bu anlamda yaşam, protein özdeğinin varlık biçimidir ve bütün gizleri çözümlenmiştir: Yaşam, bir özdeğin (maddenin) başka bir özdekten bir şeyler alması ve başka özdeklere bir şeyler vermesiyle gerçekleşiyor. Canlanma, böylesine bir alışverişle başlamaktadır. Bu alışverişi sağlayan da doğanın yansıma (in’ikas, reflexion) özelliğidir. Doğada her nesne başka nesneleri yansıtır ve başka nesnelerde yansır. Cansız doğada bu yansıma, örneğin suyun güneşi yansıtması ve güneşin suda yansıması gibi, pasif bir olgudur. Bu pasif yansıma, uzun bir gelişme süreci sonunda, protein özdeğinde aktif bir yansımaya ulaşmıştır. Protein özdeği, artık çevresinin etkilerine aktif tepkiler göstermeye başlıyor ve bunu yaparken de yeniden kazanmak zorunda bulunduğu bir enerji harcıyor. Demek ki bu enerjiyi çevresinden geri alma yeteneğini oluşturmaktan başka çıkar bir yolu yok. Protein özdeğinin çevresiyle bu sürekli özdek alışverişi mayalanma (fermentation) özelliğini oluşturmuştur. Mayalanma da, zorunlu olarak, metabolizma (değiştirme ve dönüştürme) olayını gerçekleştiriyor. Metabolizma çelişkili bir süreçtir, hem özümler hem ayrıştırır. Bir yandan besinsel özdekler canlı dokulara dönüştürülürken, öbür yandan canlı dokular cansız özdeklere dönüştürülür. Soğuyan gaz bulutundaki o güzelim yaşam, böylelikle başlar: Cansız doğadaki yansıma, bu canlı organizmanın oluşumuyla yaşambilimsel (biyolojik) bir yansımaya, uyarılganlığa (tenbih yeteneğine) dönüşmüştür. Canlı organizmanın gelişmesi, zamanla, daha yüksek bir yansıtma biçimi olan duyum (ihsas)’ları oluşturacaktır. Giderek, çok daha yetkin bir yansıtma aracı olan sinir sistemleri meydana gelecektir. Canlı organizmanın en gelişmiş biçimi olan insandaysa düşünme ve bilgi edinme süreci, çok özelleşmiş bulunan bu sinirler aracılığıyla başlar. İnsanın dışında bulunan tüm nesnel gerçeklik bu sinirler aracılığıyla yansır ve bilgileşir. Ne var ki, kısaca özetlediğimiz bu pek açık ve yalın sonuca varmak için, yüzlerce bilginin bilimsel çabaları ve bulguları gerekmiştir. 


Dahası  tamamı tık tık...   Düşünce Tarihi